30 Ağustos 2025 Cumartesi

Dün SHP, Bugün AKP-MHP: Senaryo Aynı

Siyaset sahnesinde son günlerde dikkat çeken gelişmeler var. Partiler arası geçişler, hizalanmalar ve transferler gündemin merkezine oturdu. İlk bakışta kişisel tercihler gibi görünse de aslında bu hareketlerin tesadüf olmadığını tarihsel süreç bize gösteriyor. Türkiye’de siyasi aktörler dönem dönem farklı pozisyonlara yönlendirildi. Burada temel soru şudur: Bu yönlendirmeler gerçekten milletin iradesiyle mi, yoksa başka planlarla mı yapılıyor?

Türkiye bugün öyle bir noktaya gelmiş durumdaki, siyaset hep iki kutup üzerinden tartışılıyor. Hep A ya da B seçeneği konuşuluyor, başka bir alternatif yokmuş gibi sunuluyor. 2017 referandumu ile birlikte cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. Bu yeni yapılanmada parlamenter düzenin ve fikirlerin değeri kalmadı. Halk, adeta “ehven-i şer” anlayışıyla bir tarafa mecburen “evet” ya da “hayır” demek zorunda bırakıldı. “AKP’ye oy veriyorum ama vermesem CHP mi gelsin?”, “CHP’ye oy veriyorum ama vermesem AKP mi gelsin?” söylemleri bu dönemin yansımaları oldu.

Geçmişe bakmak bugünü anlamak açısından önemli. 1989 yerel seçimlerine gidelim. O dönemde 12 Eylül darbesi sonrası CHP kapalıydı; sosyal demokrat çizgi SHP üzerinden yürüyordu. İlk kez bu dönemde etnik kimlik siyasetin merkezine taşındı. SHP, “liyakat” yerine etnik kökeni ölçüt alarak belediye meclis üyelikleri ve başkanlık adaylıkları verdi. Türkiye’de etnik temelli siyasi hareketin meşruiyet kazanması böyle başladı.

Bu gelişmeler kısa sürede derinleşti. Ekim 1989’da Paris’te düzenlenen “Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları” konferansı partinin içinde büyük bir kırılmaya yol açtı. Konferansa katılan SHP milletvekilleri ihraç edildi. Ardından çok sayıda milletvekili ve parti yöneticisi istifa etti; Diyarbakır örgütünde toplu istifalar yaşandı.

Bu kopuşların sonucunda, 7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Böylece sosyal demokrat çizgi içindeki etnik temelli ayrışma kurumsal bir partiye dönüştü. Oysa Anayasa’ya göre etnik kimliği ön plana çıkararak parti kurmak yasaktı. Nitekim HEP, 1993’te kapatıldı.

Burada dikkat çekici bir çelişki yaşandı. SHP, Paris Konferansı’na katıldıkları için bazı isimleri ihraç etmişti; fakat kısa süre sonra HEP ile ittifak yaparak aynı kişilerin kurduğu partinin adaylarını kendi listelerinden meclise taşıdı. Şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Madem ihraç ettin, neden geri meclise aldın? Bu tablo, basit bir parti içi tutarsızlık değil, önceden tasarlanmış bir siyasi oyunun işaretiydi.

Bugün ise geçmişte SHP eliyle meclise taşınan fikirler, farklı aktörler üzerinden sürdürülüyor. Bu kez senaryonun sahnesinde AKP ve MHP bulunuyor. Senaryo aynı, aktörler aynı; yalnızca roller değişmiş durumda. Dün en sert şekilde eleştirilen yaklaşımlar, bugün başka siyasi kanallar üzerinden dile getiriliyor.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta şudur: Türkiye artık A ya da B siyasetine mahkûm edilmemeli. Yeni görüşlere, farklı ufuklara ve milletin ortak paydasına dayalı bir anlayışa ihtiyaç vardır. Çözüm, ayrışmalarda değil; birlik ve beraberliği yeniden inşa edecek bir siyaset anlayışındadır.

Bu noktada Bülent Ecevit’in değerlendirmeleri hatırlatılmaya değer. Kıbrıs Harekâtı döneminde başbakanlık yapmış bir siyasetçi olarak, tecrübesiyle şunu vurgulamıştı: “CHP’ye en büyük darbeyi 12 Eylül değil, etnik kimliği ön plana çıkararak siyaset yapması vurdu. Ben kabinemde bakanların etnik kökenlerini bilmezdim. Ama bu anlayış siyasete girdiğinde ileride büyük sorunlar yaşanacaktır.” Ecevit’e göre Türkiye’nin bir “Kürt sorunu” değil, bir “Güneydoğu sorunu” vardı. Sorun, bölgenin bilinçli olarak geri bırakılması ve ekonomik-sosyal adaletsizlikti.

Bugüne geldiğimizde, o dönemde bu gelişmelere karşı çıkan kesimler dahi aynı noktaya gelmiş, bu anlayışı siyasetin merkezine oturtmuştur. Gelişmeleri o gün en üst perdeden eleştiren anlayış, bugün PKK kurucusuna “kurucu önder” diyecek noktaya gelmiştir.

Dün bir partiye verilen görev, bugün başka bir partiye devredilmiştir. Dolayısıyla belediye başkanlarının bir partiden diğerine geçmesi artık şaşırtıcı değildir. Çünkü mesele kişilerin adresi değil, hangi aktörün hangi rolü üstlendiğidir.

Eğer iktidara milletin desteğiyle gelirsen, milletin dediğini yapmak zorunda kalırsın. Ama başka güçlerin desteğiyle gelirsen, onların dediklerini yapmak zorunda kalırsın. İşte Ecevit’in yıllar önce işaret ettiği tehlike tam da budur.

Sonuç olarak, artık sağ–sol ayrımı değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği üniter devlet yapısının yanında olanlar ve karşısında olanlar ayrımı söz konusudur. Bugün siyaset sahnesinde birbirinden farkı olmayan yapılar vardır.


Ahkâm-ı Hatime

Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, kişilerin hangi partide siyaset yaptığı değil; milletin iradesine mi yoksa dış planların iradesine mi yaslandıklarıdır. Çözüm, köken siyasetine sığınmakta değil; ekonomik ve sosyal adaletle milletin bütününü kucaklamaktadır.

Benzer Yazılar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi