Kürt Sorunu Değil, Geçim ve Onur Sorunu Var Yüklenme tarihi 23 Ocak 202623 Ocak 2026 Yükleyen Ali Bestami Kepekçi Geçtiğimiz hafta sonu Adıyaman, Malatya ve Kahramanmaraş’taydım. Sahada olmak, masa başında kurulan cümlelerin çoğunu anlamsızlaştırıyor. Çünkü insanın yüzüne bakarak konuştuğunuzda, “gündem” dediğimiz şeyin çoğu zaman halkın gerçekliğiyle örtüşmediğini açıkça görüyorsunuz. Adıyaman’da dolaşırken tokalaştığım insanların büyük çoğunluğu Kürt kökenli vatandaşlarımızdı. Ancak orada gördüğüm tablo, televizyon ekranlarında ve sosyal medya tartışmalarında çizilen resimle örtüşmüyordu. Ne ayrılıkçı bir dil vardı, ne de kimlik merkezli bir talep. Aksine, son derece sade, son derece ortak bir cümle defalarca tekrarlandı:“Biz sadece insanca yaşamak istiyoruz.” Hatta bir vatandaşımız, özellikle rica etti:“Sesim duyulsun istiyorum, beni kameraya özel çekin.”Bu cümle, aslında meselenin özünü ele veriyordu. İnsanlar bir kimliğin değil, bir hayatın peşindeydi. Onurla yaşayabilmenin, geçimini sağlayabilmenin, geleceğini öngörebilmenin derdindeydi. Bugün Türkiye’de “Kürt sorunu” başlığı altında konuşulan birçok meselenin, gerçekte kimlikle değil; yoksullukla, güvencesizlikle ve adaletsizlikle ilgili olduğu gerçeğini görmezden geliyoruz. Suni başlıklar üretiyor, bu başlıklar üzerinden hararetli tartışmalar yaparken, esas gündemi kaybediyoruz. Oysa sahadaki tablo son derece net: Türk’üyle Kürt’üyle, Alevi’siyle Sünni’siyle vatandaşın derdi aynı. Bu noktada dış faktörleri de doğru okumak gerekiyor. ABD’nin bölgede oynadığı oyunlar yeni değil. 25 Eylül 2017’de Kuzey Irak’ta yapılan bağımsızlık referandumunu hatırlayalım. Yüzde 90’a yakın “evet” çıkmasına rağmen ABD bu sonucu tanımadı. Yani ABD, bölgede kontrolü dışında bir siyasi yapılanmaya hiçbir zaman izin vermedi, vermiyor. Bugün SDG üzerinden yürütülen süreç de farklı değil. Zaman zaman destekler görünse de, çıkarları değiştiğinde üzerini çizmeyi çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla bu coğrafyada mesele, bir halkı öncelemek ya da bir kimliği yüceltmek değil; kardeşi kardeşe kırdırarak bölgeyi yönetilebilir hâle getirmek. Tam da bu yüzden, bizim oturup kendi içimizde birliğimizi güçlendirecek meseleleri konuşmamız gerekiyor. Ayrıştırıcı söylemler yerine, ortak paydaları büyütmek zorundayız. Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu “Türk milleti” tanımı, tam olarak bu ihtiyacın karşılığıdır. Bu tanım; etnik değil, kapsayıcıdır. İnşa edicidir. Birleştiricidir. Ben bunu hep şu benzetmeyle anlatıyorum:Bir demir kapının ardında bir toplum düşünün. Dışarıda iki şey var: biri ekmek, biri anahtar. Toplum bilinçli olarak aç bırakıldığında, herkes ekmeğe koşar. Oysa asıl çözüm anahtardadır. Anahtarla kapıyı açıp özgürleşmek mümkündür. Ama insanlar ekmek peşinde koşturulurken, ülkenin toprağı, iradesi ve geleceği sessizce elden alınır. Bugün bölgede yaşanan tam olarak budur. Büyük bir yeniden yapılandırma süreci yürütülmektedir. Eğer biz bu süreci doğru okumaz, birlik ve beraberliği ayakta tutacak bir söylemden saparsak, çok daha zor bir döneme sürükleniriz. Bu nedenle altını özellikle çizmek gerekir:Bu ülkede mesele bir Kürt sorunu değil; açık ve yakıcı biçimde bir geçim ve onur sorunudur.İnsanların talebi ayrışmak değil, insanca yaşamak; dışlanmak değil, bu ülkenin eşit ve onurlu bir ferdi olmaktır. Çözüm; kimlikler üzerinden yürütülen ayrıştırıcı tartışmalarda değil, millet olma bilincinde, ortak bir gelecek tasavvurunda ve bağımsız bir Türkiye idealinde yatmaktadır. Bizim durduğumuz yer bu bakımdan nettir. Bu duruş, Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu millet anlayışının doğal bir devamıdır.Ve bugün bu anlayışı, güncel sorunlara karşı somut ve bütüncül çözümlerle savunan siyasi irade de Bağımsız Türkiye Partisi’nin ortaya koyduğu yaklaşımdır. Benzer Yazılar Kırlangıcın hikayesi Yankı Gece ile Gündüzü Nasıl Ayırt Ederiz? Oruçla? HEMEN PAYLAŞFacebookPinterestTwitterLinkedinEmailWhatsapp