22 August 2026 Saturday

Borcu Yönetmek mi, Borçsuz Ekonomi mi?

ABD’nin ulusal borcunun 40 trilyon doları aşması, yalnızca Amerikan ekonomisinin değil, bugün dünyada hâkim olan ekonomik sistemin temel sorunlarından birini yeniden gündeme taşıdı. ABD Hazine verilerine dayanan son rakamlara göre borç 40 trilyon dolar eşiğini geçmiş durumda. Üstelik bunun yaklaşık 32,3 trilyon doları piyasanın elinde bulunan kamu borçlanma araçlarından oluşuyor. ABD’nin toplam borcu 2017’den bu yana iki kattan fazla arttı.

Başkan Donald Trump’a bu tablo sorulduğunda verdiği cevap dikkat çekiciydi:

“Bu sorun 35 yıldır var. Borcun üstesinden gelmenin yolu büyümedir.”

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş ise Trump’ın açıklamasını farklı bir açıdan değerlendirdi:

“Borç için büyüme lazım, büyüme için enflasyon lazım, enflasyon için düşük faiz lazım. O yüzden FED ile kavga ediyor. Aslında kendi içinde tutarlı ama yanlış. Dünya ekonomileri borçları sürdürülebilir hale getirebilmek için uğraş verirken Milli Ekonomi Modeli borçsuz bir düzen öngörür.”

Bu değerlendirme üzerinde durmaya değer. Çünkü mesele yalnızca Trump’ın ekonomi politikası değildir. Tartışmanın merkezinde, modern ekonomilerin borcu ortadan kaldırmak yerine neden sürekli olarak borcu sürdürülebilir kılmaya çalıştıkları bulunmaktadır.

Trump’ın hesabı nedir?

Öncelikle Trump’ın yaklaşımının ekonomik mantığını doğru anlamak gerekir.

Bir devletin borcunun büyüklüğü tek başına yeterli bir gösterge değildir. Ekonomi literatüründe asıl dikkat edilen göstergelerden biri kamu borcunun millî gelire oranıdır. Basitleştirirsek, devletin borcu yüzde 4 büyürken nominal ekonomi yüzde 7 büyüyorsa borç miktarı artmasına rağmen borç/GSYH oranı düşebilir.

Dolayısıyla Trump’ın “borcu büyüyerek aşacağız” yaklaşımının teorik bir zemini vardır.

Bunun bir adım sonrası ise faiz tartışmasıdır.

Daha düşük faiz, kredi koşullarını gevşeterek tüketim ve yatırımları teşvik edebilir ve ekonomik aktiviteyi destekleyebilir. FED de düşük politika faizlerinin ekonomik büyümeyi teşvik etmek amacıyla kullanılabileceğini açıkça ifade etmektedir.

Trump’ın FED ile yaşadığı gerilimin ekonomik arka planında da bu yaklaşım bulunmaktadır.

Fakat burada önemli bir problem ortaya çıkıyor.

ABD’de PCE enflasyonu Mayıs 2026 itibarıyla yıllık yüzde 4,1’e yükselmiş durumda. FED’in uzun vadeli enflasyon hedefi ise yüzde 2. Bu nedenle FED politika faizini yüzde 3,50–3,75 aralığında tutuyor.

Trump ekonomiyi hızlandırmak isterken FED enflasyonu kontrol etmek istiyor.

Bir taraf gaza, diğer taraf frene basıyor.

Büyüme borcu gerçekten çözer mi?

Asıl soru budur.

Yüksek büyüme elbette borç/GSYH oranını azaltabilir. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için büyümenin borcun finansman maliyetini aşması ve devletin sürekli yüksek birincil açık üretmemesi gerekir.

Başka bir ifadeyle:

Borçla büyüyüp, büyümek için yeniden borçlanıyorsanız borcu çözmüş olmazsınız; borcun çevrilebilirliğini sağlamış olursunuz.

Bugünkü küresel sistemin temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır.

ABD bunun çok çarpıcı bir örneğidir. Borç 40 trilyon doları aşarken federal hükümetin faiz ödemeleri de yıllık 1 trilyon doların üzerine çıkmış durumdadır.

Bu noktadan sonra devlet yalnızca geçmiş borçlarını değil, geçmiş borçlarının faizini finanse etmek için de kaynak bulmak zorundadır.

Böylece ekonomi giderek şu döngüye girer:

Borç → faiz → bütçe açığı → yeni borç → daha fazla faiz.

Büyüme bu döngünün hızını azaltabilir; fakat sistemin borç üretme mekanizması değişmediği sürece döngüyü ortadan kaldırmaz.

Enflasyonla borç eritmek

Meselenin bir başka boyutu daha vardır.

Enflasyon nominal millî geliri artırdığı için sabit faizli borçların reel değerini zaman içerisinde azaltabilir. Bu nedenle ılımlı enflasyon, yüksek kamu borcuna sahip ülkeler açısından zaman zaman örtülü bir borç azaltma mekanizması işlevi görebilir.

Ancak bunun bedeli vardır.

Enflasyon paranın satın alma gücünü düşürür. Sabit gelirliler, ücretliler ve tasarruf sahipleri bu maliyetin önemli bölümünü taşır.

Dolayısıyla devletin borcunu reel olarak küçültürken vatandaşın satın alma gücünü küçültmek, ekonomik açıdan bir çözüm sayılsa bile sosyal açıdan tartışmalıdır.

İşte Hüseyin Baş’ın eleştirisinin önemli tarafı burada ortaya çıkıyor.

Trump’ın yaklaşımı sistem içerisinde tutarlıdır.

Fakat sistemin kendisini sorgulamamaktadır.

Asıl soru başka

Bugün ekonomi yönetimlerinin büyük bölümü şu soruyu soruyor:

“Bu kadar borcu nasıl sürdürülebilir hale getiririz?”

Milli Ekonomi Modeli ise daha temel bir soru soruyor:

“Devletler ve toplumlar neden sürekli borçlanmak zorunda?”

İki yaklaşım arasındaki esas fark budur.

Birincisi mevcut borç sistemini veri kabul ederek faiz, büyüme, enflasyon ve bütçe dengesi üzerinden borcun çevrilebilirliğini sağlamaya çalışmaktadır.

İkincisi ise paranın üretimi, emisyon hakkı, senyoraj gelirinin kime ait olduğu ve devletin kendi ekonomik kapasitesini nasıl finanse edeceği meselesini tartışmaya açmaktadır.

Bu nedenle Milli Ekonomi Modeli açısından hedef, yalnızca borcun millî gelire oranını azaltmak değil, ekonominin borca bağımlılığını azaltacak bir finansman düzeni kurmaktır.

Elbette burada akademik açıdan önemli bir sınama yapılmalıdır: Borçsuz veya borca çok daha az bağımlı bir kamu finansmanı modeli öneriliyorsa bunun enflasyon, para arzı, üretim kapasitesi, döviz dengesi ve mali disiplin üzerindeki sonuçları somut mekanizmalarla ortaya konulmalıdır. Bir ekonomik modelin gücü yalnızca mevcut sistemin problemlerini teşhis etmesinde değil, alternatifinin fiyat istikrarını ve üretim dengesini nasıl sağlayacağını gösterebilmesindedir.

Bu tartışmayı değerli kılan da budur.

Çünkü dünya uzun zamandır borcun nasıl ödeneceğini değil, nasıl çevrileceğini konuşuyor.

40 trilyon dolarlık ABD borcu bize belki de başka bir soruyu sormamız gerektiğini gösteriyor:

Borcu daha iyi yönetmenin yollarını mı arayacağız, yoksa sürekli borç üretmeyen bir ekonomik düzeni mi tartışacağız?

Trump’ın cevabı birincisidir.

Hüseyin Baş’ın işaret ettiği Milli Ekonomi Modeli ise ikincisini tartışmaya açmaktadır.

Önümüzdeki dönemde asıl üzerinde durulması gereken mesele de budur.

Benzer Yazılar
0 0 votes
Article Rating
guest

0 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi