Türkiye’nin Büyüme Sorunu Yüklenme tarihi 15 Eylül 202615 Eylül 2026 Yükleyen Ali Bestami Kepekçi Dünya ekonomisi 2026’nın son çeyreğine girerken savaşlara, enerji krizine, yüksek faizlere ve ticaret gerilimlerine rağmen büyümeye devam ediyor. Ancak ülkeler arasındaki büyüme farkları giderek daha önemli hâle geliyor. Bu yazının ana kaynağını oluşturan, 11 Eylül 2026 tarihli The Conference Board Global Economic Outlook çalışması, 2010–2037 dönemini kapsayan uzun vadeli büyüme görünümünü ortaya koyuyor. Kurum, 2026’da küresel ekonominin dirençli kaldığını ancak 2027 için aşağı yönlü risklerin belirgin biçimde arttığını vurguluyor. Yapay zekâ yatırımları ABD ve bazı Asya ekonomilerini desteklerken Hindistan güçlü iç talebiyle, Avrupa’nın bazı bölgeleri ise ihracat ve imalatla büyümeyi sürdürmeye çalışıyor. Türkiye açısından rapora yalnızca 2026 rakamları üzerinden bakmanın eksik olacağını düşünüyorum. Asıl düşündürücü olan, 2010’dan bugüne uzanan eğilimdir. Türkiye geçmişte gelişmekte olan ülkelerin karakteristiğine uygun biçimde daha yüksek büyüme oranlarına ulaşabiliyordu. Ancak uzun dönemli tabloya bakıldığında büyüme hızımızın giderek daha düşük seviyelere doğru yöneldiğini görüyoruz. Üstelik geleceğe ilişkin projeksiyonlar da eski yüksek büyüme dönemlerine güçlü bir dönüşe işaret etmiyor. Bu önemli. Çünkü Türkiye henüz gelişmiş bir ekonomi değil. Almanya’nın yüzde 1–2 büyümesiyle Türkiye’nin yüzde 2–3 büyümesi aynı anlama gelmez. Gelişmiş ülkeler yüksek kişi başına gelir ve büyük sermaye birikimi üzerine büyüyor. Türkiye ise kişi başına gelir farkını kapatmak, genç nüfusuna istihdam sağlamak ve teknolojik dönüşümünü tamamlamak zorunda. Bu nedenle bizim kıyaslamamız gereken ülkeler arasında Hindistan, Çin, Endonezya gibi gelişmekte olan ekonomiler de bulunmalıdır. Bu ülkelerin önemli bölümünün Türkiye’den daha yüksek büyüme potansiyeli göstermesi, yakınsama yerine geride kalma riski anlamına geliyor. Basitçe söyleyelim: Biz büyüyoruz ama rakiplerimiz daha hızlı büyüyorsa aradaki mesafeyi kapatmıyoruz. Daha önemlisi, büyümenin niteliği değişiyor. The Conference Board, ABD ve bazı Asya ekonomilerinin direncinde yapay zekâ yatırımlarına özel vurgu yapıyor. Dünya geleceğin teknolojileri üzerinden yeni bir üretim düzenine hazırlanırken Türkiye hâlâ yüksek enflasyon, yüksek faiz, döviz ihtiyacı ve enerji bağımlılığını tartışıyor. Birileri yapay zekâya, yarı iletkenlere, otomasyona ve enerji teknolojilerine yatırım yaparken bizim ekonomimizin temel tartışmasının hâlâ “faiz artırılacak mı, indirilecek mi?” olması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Üstelik Türkiye’nin büyüme sorunu yalnızca dış koşullarla açıklanamaz. Yıllardır uygulanan modelin temelinde borçlanma, yüksek faiz, ithalata bağımlı üretim ve dönem dönem sıcak para girişlerine dayanan bir yapı bulunuyor. İç talep zayıfladığında krediyle canlandırılıyor; enflasyon yükseldiğinde ise aynı talep yüksek faizle baskılanıyor. Böylece ekonomi sürekli gaz ve fren arasında yönetiliyor. The Conference Board’un güncel raporunda da benzer küresel tehlikeye dikkat çekiliyor: Enerji fiyatlarının yükselmesi enflasyonu artırıyor, merkez bankaları parasal sıkılaşmaya gidiyor, yükselen borçlanma maliyetleri ise tüketimi ve ekonomik faaliyeti yavaşlatıyor. Peki alternatif nedir? Burada Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli’ni yeniden tartışmak gerekiyor. Milli Ekonomi Modeli üretimi ekonominin bir tarafı, tüketimi ise diğer tarafı olarak görür. Üretmek kadar, üretilen mal ve hizmetleri satın alabilecek sürekli bir tüketim kabiliyetinin oluşturulmasını esas alır. Vatandaşın satın alma gücünün düştüğü bir ekonomide üretici de uzun vadede ayakta kalamaz. Çözüm, tüketiciyi sürekli banka kredileriyle borçlandırmak değildir. Milli Ekonomi Modeli’nin temel ayrımı burada ortaya çıkar: tüketimi borçla değil, gelirle desteklemek. Diğer taraftan devletin para oluşturma gücünün üretim, istihdam ve toplumsal refah amacıyla kullanılması; stratejik sektörlerin, yerli sanayinin, tarımın, enerjinin ve teknolojinin desteklenmesi gerekir. Türkiye’nin 2010’dan bugüne büyüme hızındaki gerileme bize önemli bir şey söylüyor: Sorunumuz yalnızca dönemsel değildir. Yapısaldır. Dolayısıyla birkaç puanlık faiz değişikliğiyle veya geçici sermaye girişleriyle kalıcı biçimde çözülemez. Türkiye yeniden yüksek ve sürdürülebilir büyümeyi hedefliyorsa üretim gücünü artırırken vatandaşının tüketim gücünü de artırmak zorundadır. Çünkü kalkınma yarışında sadece büyümek yetmez. Rakipleriniz sizden daha hızlı büyüyorsa, siz büyürken bile geride kalabilirsiniz. Ve belki de artık asıl tartışmamız gereken soru şudur: Türkiye’nin büyüme oranını değil, ekonomik modelini değiştirme zamanı gelmedi mi? Kaynakça: 11 Eylül 2026 tarihli The Conference Board Global Economic Outlook çalışması Benzer Yazılar Kırlangıcın hikayesi Yankı Gece ile Gündüzü Nasıl Ayırt Ederiz? Oruçla? HEMEN PAYLAŞFacebookPinterestTwitterLinkedinEmailWhatsapp