Mahalleyi Kaybettik Yüklenme tarihi 6 Ağustos 20262 Ağustos 2026 Yükleyen Ali Bestami Kepekçi Bir şehrin gelişmişliğini neyle ölçüyoruz? Kaç kilometre yol yapıldığıyla, kaç konut üretildiğiyle, bina yüksekliğiyle, araç sayısıyla… Peki bir şehirde insanların birbirleriyle karşılaşabilecekleri, selamlaşabilecekleri ve hiçbir ücret ödemeden oturabilecekleri kaç yer bulunduğunu ölçüyor muyuz? Mahallede yaşayanların birbirini tanıyıp tanımadığını biliyor muyuz? Çocukların güvenle oynayabileceği, yaşlıların yalnız kalmadan vakit geçirebileceği, gençlerin kendilerini ait hissedebileceği mekânları hesaba katıyor muyuz? OECD’nin Social Connections and Loneliness in OECD Countries raporu, şehir hayatını değerlendirirken üzerinde yeterince durmadığımız bir kavramı öne çıkarıyor: Social Infrastructure… Yani sosyal altyapı. Sosyal altyapı nedir? Altyapı denildiğinde aklımıza yol, köprü, kanalizasyon, elektrik ve internet geliyor. Oysa toplumun ayakta kalması için bunlar kadar önemli olan başka bir altyapı daha var. OECD sosyal altyapıyı, insanlar arasındaki etkileşimi teşvik eden, sosyal sermayeyi ve aidiyet duygusunu güçlendiren mekânlar ile kurumlar olarak tanımlıyor. Mahalle parkı, çocuk bahçesi, kaldırım, okul, kütüphane, cami, kültür merkezi, spor alanı, dernek binası, kahvehane, berber, kitapçı ve mahalle esnafı bu altyapının parçalarıdır. Bu yerlerin ortak özelliği yalnızca bir hizmet sunmaları değildir. Asıl işlevleri, insanların yollarını kesiştirmeleridir. Çünkü komşuluk, yalnızca aynı binada oturmakla oluşmaz. İnsanların düzenli biçimde karşılaşabileceği ortak zeminlere ihtiyaç vardır. Binalar kaldı, mahalle kayboldu Eskiden mahalle sadece idari bir birim değildi. Bakkal, mahallede kimin hasta olduğunu bilirdi. Esnaf, bir çocuğun ailesini tanırdı. İnsanlar cami avlusunda, çarşıda, pazarda veya evlerinin önünde karşılaşırdı. Çocuklar aynı sokakta büyür, yaşlılar kapının önüne çıktığında konuşacak birisini bulurdu. Elbette geçmişteki mahalle hayatını bütünüyle kusursuz göstermek doğru olmaz. Mahalle baskısı, mahremiyet sorunları ve dışlayıcı ilişkiler de vardı. Ancak bu eksiklikler, mahallenin sağladığı sosyal desteğin önemini ortadan kaldırmaz. Bugün çok daha yüksek binalarda, daha güvenlikli sitelerde ve daha kalabalık şehirlerde yaşıyoruz. Fakat kapı komşumuzun adını bilmiyoruz. Mahalle fiziksel olarak duruyor; fakat sosyal olarak çözülüyor. Şehir büyüdükçe insanın çevresi genişlemiyor. Aksine, gündelik hayat ev, iş yeri, otomobil ve alışveriş merkezi arasına sıkışıyor. Sokak, üzerinde vakit geçirilen bir yer olmaktan çıkarak yalnızca geçilen bir güzergâha dönüşüyor. Karşılaşma ihtimali azalıyor OECD verilerine göre 21 Avrupa ülkesinde arkadaşlar ve aile bireyleriyle günlük yüz yüze görüşme, 2006’dan 2022’ye uzanan dönemde düzenli biçimde azaldı. Uzaktan iletişim ise arttı. Bu değişimi yalnızca telefon kullanımına bağlamak eksik olur. İnsanların görüşebilmesi için önce karşılaşabilecekleri mekânların bulunması gerekir. Yürünemeyen sokaklar, oturacak yeri olmayan meydanlar, ücret ödemeden girilemeyen sosyal alanlar ve mahalleden uzaklaştırılan küçük işletmeler, tesadüfi karşılaşmaları azaltıyor. Oysa toplumsal bağlar sadece planlanmış buluşmalarla kurulmaz. Aynı parkta yürümek, aynı esnaftan alışveriş yapmak, aynı bankta oturmak ve her sabah aynı kişiye selam vermek zamanla güven üretir. İlk bakışta önemsiz görünen bu tekrarlar, mahallenin görünmeyen harcıdır. OECD’nin aktardığı araştırmalar, iyi tasarlanmış sosyal alanların farklı yaş ve gelir grupları arasındaki ilişkileri de artırabildiğini gösteriyor. Kütüphaneler bu bakımdan yalnızca kitap alınan yerler değildir; ücretsiz ve erişilebilir olmaları nedeniyle öğrenciyi, emekliyi, iş arayanı ve göçmeni aynı çatı altında buluşturabilir. Her park sosyal altyapı değildir Burada ihtiyatlı olmak gerekiyor. Bir yere “park”, “meydan” veya “kültür merkezi” adının verilmesi, oranın kendiliğinden sosyal altyapı olduğu anlamına gelmez. Bir park güvensizse, bir kütüphane sürekli kapalıysa, bir kültür merkezinin programından mahallelinin haberi yoksa, kaldırımda yürümek mümkün değilse o yatırım kâğıt üzerinde vardır; toplumsal hayatta ise yoktur. Aynı şekilde her ticari alan da herkesi bir araya getirmez. Bir kahve içmenin dahi önemli bir harcamaya dönüştüğü ekonomik şartlarda, kafeleri ortak buluşma alanı olarak göstermek yoksulları görünmez kılabilir. Sosyal altyapının değeri, binanın büyüklüğüyle değil; erişilebilirliği, güvenliği ve insanları gerçekten buluşturma kapasitesiyle ölçülmelidir. OECD de bu alandaki kanıtların henüz sınırlı olduğunu kabul ediyor. Ülkeler arasında karşılaştırılabilir ve uzun dönemli veriler yetersiz. Dolayısıyla sosyal altyapıyı yalnızlığın tek nedeni veya kesin tedavisi gibi sunmak bilimsel açıdan doğru değildir. Ancak mevcut bulgular, yaşadığımız çevrenin sosyal ilişkilerimiz üzerinde tarafsız olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Şehir planlamak, toplum planlamaktır Bir mahalleden parkı, kütüphaneyi, küçük esnafı, spor alanını ve ortak oturma mekânlarını çıkardığınızda yalnızca bazı yapıları kaldırmış olmazsınız. İnsanların karşılaşma ihtimalini de ortadan kaldırırsınız. Sonra birbirini tanımayan insanlardan dayanışma, güven ve toplumsal sorumluluk bekleriz. Oysa bunlar emirle üretilemez. Güven, tekrar eden insani temasların sonucudur. Artık belediyelerin ve merkezi yönetimin başarı karnesinde yalnızca yol, konut ve bina sayısı bulunmamalıdır. Her mahalle için bir sosyal altyapı envanteri hazırlanmalıdır. Çocuk, genç, yaşlı, engelli ve dar gelirli vatandaşların yürüyerek ulaşabileceği ortak alanlar değerlendirilmelidir. Çünkü mesele yalnızca şehir estetiği değildir. Mesele, toplumun birbirine tutunabilmesidir. Biz yalnızlığı çoğu zaman bireyin kişiliğinde veya telefonunda arıyoruz. Belki de önce pencereden dışarı bakmalıyız. Kalabalık apartmanlarımız var ama ortak hayatımız yok. Geniş yollarımız var ama birbirimize çıkan yollarımız daralıyor. Biz yalnızca komşularımızı değil, mahalleyi kaybettik. Benzer Yazılar Kırlangıcın hikayesi Yankı Gece ile Gündüzü Nasıl Ayırt Ederiz? Oruçla? HEMEN PAYLAŞFacebookPinterestTwitterLinkedinEmailWhatsapp