18 Temmuz 2024 Perşembe

GÖÇ: Hayatın Yadsınamaz Gerçeği

İçindekiler

Göç Nedir?. 3

İlk göç. 4

Anadolu’ya Göçler 5

Sınırları belirleyen silahlar değil kültürlerdir 7

Osmanlı Hanedanının Göç Politikası 9

Balkanlarda Türk Yerleşimi 10

  1. yy’daki Balkan Göçleri 12

Açık kapı politikası 14

Kendi hesabını yapmayanın hesabını başkaları yapar 15

Sonun başlangıcı serbest ticaret anlaşması 17

Homo economicus. 19

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. 20

Sadece göç mü ettik? Yoksa….. 22

Çok kültürlülük ve Mesut Özil 23

Küresel vatandaşlık. 25

Kimliksiz insan=Köksüz ağaç. 27

Uluslararası İlişkiler ve Göçle ilgili temalar 29

Güvenlik. 29

Mülteciler ve Sığınmacılar 30

Milli Göç Politikası 31

Transit Göç = En Büyük Sığınmacı Kampı 32

Suriye Göçü. 34

Küresel perspektiften büyük fotoğrafa bakalım – Asıl hedef ?. 37

Bir Kuşak bir yol projesi nedir?. 37

Çözüme giden yol: Adana Mutabakatı 38

Avrupa Birliği ülkeleri ve geri kabul Anlaşmaları 38

AKP göç politikası 39

Göçmenlerin Suriye’de iken gelir düzeyleri: 40

Göç ve sağlık. 40

Covid-19 aşısı ve göçmenler 41

Göç ve Milli Ekonomi Modeli 41

Tavşan kaç tazı tut 41

Ekonomik kaynaklı göçlere farklı bakış açısı 41

Köyden Kente Göç. 42

İcmal Göçü. 43

BTP Göç politikası 44

Ulus Ötesi topluluklar ve topraksız devlet kavramı (Sanal Göçler) 46

SONUÇ: 47

Kaynaklar 47

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göç Nedir?

“Hergün bir yerden göçmek ne iyi

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş

 

Hergün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş”

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerine ait, Arto Tunçboyacı’nın müziği, Sezen Aksu’nun sesi ile müzik eserleri arasında yerini alan göç ile ilgili eserlerden sadece birisi: “Yeniliğe doğru”

 

Göç.

3 harften oluşan bir kelime.

2 ay öncesine kadar çok da açıkçası beni etkileyen bir kelime değildi dersem abartmış olmam. Hayatımda göç kelimesini ilk ne zaman duydum acaba diye bir bakıyorum da geriye. Sanırım sene 82-83. Ben 7-8 yaşında iken, Ağabeyim Uğur Kepekçi, Kilis’ten Gaziantep’e  “göç etmişti.” Aslında Abimi babam kendimize ait olan apartmanın üst katına evlendirmiş idi. Ben o zaman 6 yaşında idim. Gaziantep Üniversitesi’nde çalışan Uğur Abim, her gün Kilis’ten Gaziantep’e gidiş geliş yapıyordu. Çok yoruluyordu. Ve küçük bir bebekleri olmuştu. Gönül’ümüz. Ona da yeterince zaman ayıramıyor idi. Derken Gaziantep’e taşındılar. Bir kamyon geldi, eşyalarını alıp gitti. Artık çok sevdiğim Abimi, yengemi ve özellikle küçük yeğenimi aynı zamanda yaş farkımız az olduğu için kardeşim sayılacak Gönül’ü artık her gün göremeyecek idim. Benim için göç böyle bir şeydi işte.

Aslında bakıyorum da; üniversiteyi kazandığında İstanbul’da okumaya giden Ahmet Hamdi Abim imiş benim ilk göç tecrübem. Sadece bir valizle gittiği, İstanbul’da yurtta kaldığı ve hep tatillerde Kilis’e geldiği için çocukluğumda onu göç etmiş olarak algılamamış idim. Çocukluğumda beni en çok etkileyen 2 göç hikayesi bunlardı diyebilirim.

İki tane canım Abim’i artık her gün göremiyor idim. Nerden bilirdim ki; ben de aynı şekilde yıllar sonra okumak için İstanbul’a göç edeceğim.

Sonra yıllar sonra Kilis Devlet Hastanesi’nde çalışırken mesleğim de farklı anılar ve tecrübeler yaşamama sebep olan Suriye vatandaşlarının Türkiye’ye özellikle Kilis’e göçü. Ve Kilis’te nerde ise sağlık hizmeti sunduğumuz kişilerin yüzde yüz oranında Suriye vatandaşı haline bir anda dönüşmesi.

Gelelim bugüne. Bundan 2 ay önce Prof. Dr. Ömer Eyercioğlu Hocamdan “Göç” ile ilgili bir seminer anlatma görevini alınca, şöyle bir düşündüm göç ne demek?

Herhalde taşınmak, yer değiştirmektir, başka ne olacak dedim.

Ne anlatsam ki, tarihteki göçlerden mi, köyden kente göçten mi, beyin göçünden mi ya da Suriyeli vatandaşların Türkiye’ye göçlerinden mi bahsetsem derken, kendi mi bir deryada buldum. Bu 2 ay içinde onlarca göç makalesi, sayfalarca kitap okudum.

İlk görevi aldığımda ne anlatsam diye düşünürken, şimdi beni başka bir dert aldı. Neyi anlatmasam?

Yaşamın devam etmesi için kanın damarlarımızda seyahati ne ise, dünyanın devamı için de göç olmazsa olmaz bir durum aslında. Nasıl damar içinde kan aracılığıyla, besinler, mineraller, ilaçlar, virüsler, bakteriler taşınıyorsa; dünyada da göç eden insanlar aracılığıyla kültürler, alışkanlıklar, meslekler hatta din, hastalıklar, paralar taşınıyor. Kısacası göç, olumlu ve olumsuz etkilerinin olduğu sosyal bir gerçeklik. Durum böyle olunca geçmişte sadece nüfus bilimcileri yakından ilgilendiren göç konusu, şimdilerde dünyamızda gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin ulusal ve uluslararası politikalarının ana konusu haline gelmiştir.

Bir Türk tarihçisinin “göçler olmasaydı dünya statik halde kalmaya mahkum olacaktı” yargısını ifade etmek isterim.

Günümüzde de Göçe tanık olanlar, Göç edenler, Göçe konu olanlar, Göçün sonuçlarını hissedenler, Göçün sonuçlarını yaşayanlar yaşatanlar…derken herkese “göç” bir şekilde dokunmuştur. Öyle bir hal almıştır ki göç; çağımızda, hiç kimsenin “bana ne göçten” diyemeyeceği kişisel, kitlesel, toplumsal, ulusal, evrensel ve küresel sınırlar dahilinde yaşanabilecek bir gerçeklik olmuştur.

 

İlk göç

Öncelikle hepinize teşekkürler. Birçok okurumdan geçen yazımız için pozitif yorumlar almak beni çok mutlu etti.

Dedik ya geçen yazımızdan acaba neden bahsetmesek?

Bakalım bu kez, bilgisayar klavyesinden neler dökülecek? Yine “göç” yazacağız. Bu belli de. “Göç”e bu kez hangi açıdan bakacağız. Dünyayı birçok yazımda insan organizmasına benzetmişimdir. Takdir edersiniz tıp eğitimi alınca bu doğal olsa gerek. Faydalı bir besinle beslenen bir insan nasıl sağlığına sağlık katarsa, zehirli bir gıda alan insan da ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalır. Tabii faydalı bir besin de olsa miktarınca yemek de önemli. Sağlıklı bir gıdayı da fazla yerseniz fayda değil, zarar görürsünüz. Göç olgusu da dünya için böyle aslında.

Göç hayatın esasıdır desek yanlış demiş olmayız herhalde. Ruhlar aleminden dünyaya “göç” ile başlayan hayatımız, dünyadan ahrete “göç” ile de sona ermemekte midir?

Gelelim dünya hayatına. Dünyanın gelişimi, inkişafı da göçlerle olmuştur. Dünya tarihine baktığımızda göçlerin birçok medeniyetlerin doğuşu, etkileşimi ve yok oluşunda ana etkenlerden birisi olduğunu görürüz. Sadece medeniyetlerin mi? Hayır. Göçlerle devletler kurulmuş, devletler yıkılmıştır. Yine bir Türk tarihçinin ifadesi ile, “Osmanlı göçlerle kurulmuştur, göçlerle de yıkılmıştır.”    

Dünya göç tarihini yazan eserlere baktığımızda dünyadaki ilk göç ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (a.s.) ile Hz. Havva (a.s.)’ın göçüdür. Yeryüzünde nimetlerle dolu, ruhları okşayan yemyeşil bir bağ olarak tarif edilen alandan çıkarılıp, başka bir alana yönlendirilmeleri ile göç tarihi başlamıştır. Burada bir dipnot düşmek istiyorum. Bazı kaynaklarda bu göç, cennetten dünyaya göç olarak tarif edilse de; “İmam Cafer Sadık (as.s)’a Adem (a.s.)’ın cennetine ilişkin soru sorulduğunda “Dünya bağlarından bir bağdı. Güneş de, ay da onun üzerine ışık saçardı. Eğer ebedi cennet olsaydı, Adem kesinlikle oradan çıkarılamazdı.” diye belirtmiştir. Yine birçok tefsirde bahsedilen yer iyi ve salih insanlara vaad edilmiş cennet olsa idi, kirli ve imansız İblisin oraya giremeyeceği ifade edilmektedir  (Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi, Tefsir-i Numune (özet) Mütercim : Alparslan Gürel, Cilt 1, sayfa:50).

Gelelim biz tekrar “göç” konumuza. İslam takvimi olarak kabul edilen Hicri takvimin başlangıcının Hz. Muhammed (s.a.a.)’in Mekke’den Medine’ye Hicreti yani göçü olması da göçün dünya tarihindeki etkilerinin anlaşılması açısından çok önemlidir. Bu göç, İslam dininin yayılması ve yükselmesinin ilk adımı olarak kabul edilir.

Dünya tarihinde göçlerden bahsedilirken göçler, birçok sınıflandırmalara tabii tutulmuştur. Bu sınıflandırmalar, her kaynakta farklı standartlara göre yapılmıştır. Mesela zaman itibarıyla göçler birçok tarih kitabında ikiye ayrılır. Birincisi sınırları belli olmayan devletler döneminde, ikinci ise özellikle 18. yy’dan sonra sınırları belli devletlerin ortaya çıkışından sonraki süreçte olanlar. 18. yy’dan sonra göçler, siyasileşmiş, hakimiyet kurma aracı olmuş, büyük balığın küçük balığı yutması şeklinde olmuş. İlerleyen yazılarımızda yine belirteceğiz gibi, sömürü düzeninin kullandığı bir suç aleti olmuş göç. Dünyaya hakim olmak isteyenler, “göç” kartını çok kez kullanmışlar, hala da kullanmaktalar.

Birinci süre göçleri incelerken 3. ve 11. Miladi yy’lardaki göçlere bakalım. Gotlar ( Almanların ataları) özellikle bir kolu olan Ostrogotlar ve Vizigotlar Roma İmparatorluğunun dağılmasında birinci derecede rol oynamışlardır. Bir kısmı ilk önce Atilla’nın ölümüne 453 yılında ölümüne kadar Hunlara tabii yaşayıp, ardından süreç içinde bugünkü İtalya, Fransa, İspanya topraklarına yerleşerek Avrupa’nın etnik temellerini oluşturarak kültürlerini tayin etmişlerdir.

Özellikle hayvanlarına otlak bulmak için yapılan göçler sonrasında devlet kurmayı başaramayan gruplar, hareket eden diğer gruba yenilmişler ve onun içinde eriyip gitmişlerdir. Örnek olarak, Batıya göç eden dinleri İslam ve dilleri Türkçe olan Peçenekler ve Kıpçaklar, devlet kuramamışlar, Rusların ilk ataları olan Kiev Prensliği ve Cengiz Han orduları karşısında tutunamayarak Bizans’a veya Macaristan’a göç etmişlerdir. Zaman içinde Hristiyanlaşarak bir süre sonra kimliklerini kaybetmişlerdir. Daha sonra birçok örnekte de göreceğimiz gibi, göçlerde toplulukların varlıklarını devam ettirmeleri ya da yok olmalarında din, ana kıstas olmuştur.  

 

 

Anadolu’ya Göçler

Dünya tarihine yön veren göçlere baktığımızda toplumsal ve siyasal bunalımların büyük etken olduğunu görmekteyiz. V. y.y.’ dan itibaren Hazar denizi çevresinde yoğunlaşmalar olmuş, bu durum ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımlara yol açmıştır. O yıllarda Asya’da sürekli olarak askeri ve siyasal çalkantılar yaşanmakta, aynı topraklar üzerinde yeni yeni devletler kurulmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalar büyük savaşlara yol açmakta, savaşlarsa halkın yaşamını doğrudan etkilemektedir. Etkilenen halklar “başka yerlere göç” arayışlarına girmiştir.

Avrupa, Ortadoğu ve Anadolu’ya göçler başlar. Göçün ağırlık yönü Anadolu ve Ortadoğu’ya olur. Çoğunluk olarak da Anadolu’yu yurt edinirler.

Türkler, Anadolu’yla en belirgin biçimiyle M. S. 450’lerden sonra tanışırlar. Fakat Anadolu’yu fethetme ve yerleşme/ yerleştirme doğrultusunda yapılan asıl göçler 1000’li yıllarda başlar.

Hz. Ali (a.s)’ın oğullarından Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in soyu da IX. y. yılın ilk çeyreğinde Anadolu’ya taşınır. Malatya yöresine yerleşir. Ünlü Battal Gazi bu topluluk içerisinde Anadolu’da doğar. Bu topluluğun bir kolu daha sonraları Isparta’ya dek dağılacak ve orada bilinen Veli Baba Ocağı doğacaktır. Bu topluluklar Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük pay sahibidirler. 

Anadolu’ya dönem dönem göçler devam etmekle birlikte, asıl toplu göçler Asya’da ortaya çıkan Moğol- Cengiz olayı üzerinedir. Cengiz Han (1206-1227) Asya’nın tümüne egemen bir devlet olur. Doğu Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya doğru genişlemek ister. Bu hareketi, huzursuzluklara neden olur. Kıyım, kırım yapılır ve zulüm uygulanır. Selçuklu ülkeleri alınır. Birçok toplum ve topluluk Cengiz Han’a bağlanır. Moğol istilası ile Asya ve Ortadoğu’nun siyasal ve yönetsel çehresi değişir. Tedirgin olan toplumların Cengiz ordularının önünden kaçmasıyla Anadolu’ya toplu göçler olur.

Hacı Bektaş-ı Veli (1209-1271) de bu dönemde Anadolu’ya göç eden erenlerdendir. Hacı Bektaş’ın göçünü Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızdan dinleyelim:      

“Rivayetlere göre Ahmed Yesevi Hazretlerinin verdiği vazife üzerine Anadolu’ya 30 bin erenle gelmişler. Kapı kapı bu toprakları gezmişler. Bu topraklardaki insanların Müslüman olmasına vesile olmuşlar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin geçmişine baktığımız zaman onun Peygamber Efendimizin Ehl-i Beyti’nden, 12 imamdan ikisi olan İmam Musa Kazım’ın ve İmam Rıza’nın torunu olduğunu görüyoruz. Hazreti Peygamber’in soyundandır. Dolayısıyla o maneviyatı taşıyan büyük bir eren olduğu için de, Anadolu tevhidi kabul ederek Haçlıyı devirdi. Anadolu’yu Türkleştirenler Hacı Bektaş-ı Veli’nin yanında Anadolu’ya gelenlerdir. Mesela Abdal Musa, Hoş Oğlan Dede, Karaca Ahmet, Mısırlı Dede var. Taptuk Emre var, Balkanlara ve Macaristan’a gidenler var. Bu zatlar, Anadolu fethedilmeden önce gönülleri fethederek bu coğrafyayı İslam’ın yaşandığı vatan haline getirdiler.” 

 “Türk milleti kelimesini bize mal eden Hacı Bektaş-ı Veli’dir. O Horasan’dan buraya geldiği zaman burada Türkmenler vardı ama Türkmenler henüz müslüman değildi. Hacı Bektaş geliyor bunları müslüman yapıyor.

 

Anadolu’daki hemen hemen tüm etnik grupları müslüman eden Hacı Bektaş ve müridanıdır. Müthiş bir birlik ortaya çıkıyor. İşte bu milletin adına Türk Milleti deniyor. Bunlar ırkta Türk değil!

Peki nede Türk?

Medeniyette, maneviyatta, siyasette, kültürde ve dinde Türk. Yani müslümanlığın adına “Türk” diyor Hacı Bektaş.”

 

Hacı Bektaş-ı Veli, sadece manevi konularda değil, dini, iktisadi, askeri, sosyal her konuda önemli çalışmalar yapmış ve liderler yetiştirmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurulmasında ve sağlam temellere oturmasında Hacı Bektaş’ın rolü büyüktür.

Anadolu’da yaşayan aşiretler eski yapılarını kaybetmişler ve birbirleri ile Hacı Bektaş Veli’nin potasında kaynaşmışlardır. Ve ortak yeni bir kimlik ortaya çıkmıştır. Hünkarın ortaya koyduğu hareketin liderleri, bir yandan ahilik kuruluşları ile tasavvufi İslam’ın temsilcileri (babalar, dedeler: Abdal Musa, Hoş Oğlan Dede, Taptuk Emre vb.), diğer yandan kendi kabiliyetleri ve liderlik ehliyetleri sayesinde yükselen siyasi değerlerdir. Ertuğrul ve Osman Gazi, bu hareketin yetiştirdiği siyasi liderlerdendir. Yani Osmanlının kuruluşunda Osmanlıya hakim olan yapının kökenleri Ahmet Yesevi’ye dayanır, Ehl-i Beyt’e dayanır.

Ve yine Osmanlı’nın ikinci padişahı Orhan Gazi zamanında kurulan Yeniçeri ocağının kurulmasında da Hacı Bektaş’ın rolü büyüktür. Ve bu ocak Hünkarı “Pir”leri olarak kabul eder. Değişik milletlerden kişiler yeniçeri ocağından İslam olmuş ve Türkleşmişlerdir, yani millet olmuşlardır. Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın söylemiyle “Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’nun Genelkurmay Başkanı’dır”

Dünya tarihine baktığımızda göçlerin birçok medeniyetlerin doğuşu, etkileşimi ve yok oluşunda ana etkenlerden birisi olduğunu geçen yazımızda belirtmiş idik. İşte Anadolu’ya göç ve Anadolu’daki Türk İslam Medeniyetinin doğuşu.

BTP Genel Başkanı Hüseyin BAŞ’ın süreci özetleyen cümleleri: 

”Hacı Bektâş-ı Veli, Türk milletinin Anadolu’da kök salmasının, bu aziz topraklarda kalıcı olmasının baş manevi mimarlarındandır. Hacı Bektâş Veli; Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre ile birlikte milli kimliğimizi şekillendiren, birlik ve bütünlük mesajlarıyla gönüllerimize hitap eden, Anadolu’yu bizlere kalıcı vatan yapan Alperendir.”

 

Bağımsız Türkiye Partisi Ebedi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ifadesi ile “Türk milleti kimliği, hamurunu Hacı Bektaş Veli’nin yoğurduğu bir medeniyet kimliğidir”

Son söz Yeniçerilerin savaşa başlarken toplu olarak söyledikleri sözler olsun:

“Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali… Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli…”

 

Kaynaklar:

  1.         Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler 4. Baskı Prof. Dr. Kemal KARPAT Timaş Yayınları 2019  
  2.         Öz, Baki. “Hacı Bektaş Veli’nin Yaşadığı Tarihsel Ortam.” 48-52.
  3.         http://www.btp.org.tr/content/view/3102/haci-bektas-bizi-turk-milleti-yapti
  4.         https://haberlerdenizli.com/huseyin-bas-anadoluyu-bizlere-kalici-vatan-yapan-alperenlerdir-29121.html
  5.         https://www.ahmethamdikepekci.com/haci-bektas-i-veli-haydar-bas/

 

 

 

Sınırları belirleyen silahlar değil kültürlerdir

Birçok tarih kitabında Türklerin Anadolu’ya göçlerinin Malazgirt Savaşı (1071) ile başladığı görüşü hakimdir. Aslında tam olarak da işin aslı bu değildir. Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in ordusunda Peçenek, Kuman (Kıpçak), Uz(Oğuz)’ların yanında Anadolu Türkmenlerinden oluşan birlikler olunduğu bilinmektedir. Askerlik yönleri ile ön plana çıkmış Türkler, Bizans İmparatorluğu ordusunda da önemli fonksiyonlar görmekte idiler.

Türk kavimlerinin Anadolu’ya göçleri 1071’den çok evvel doğal ve siyasal koşullar altında başlamış, Türkmen aşiretlerinin yeni topraklar aramasında Türkmen Beylerinin önemli rolü olmuştur.

Ahmed Yesevi Hazretlerinin Anadolu’ya gönderdiği 30 bin Anadolu ereninin etkisi ile 1071-1242 yılları bu coğrafyaya İslam-Türk damgasını vurmaları ile sonuçlanmıştır. Bu süreci Anadolu’ya göç eden Türklerle Bizans mücadelesi olarak görmek yanlıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi, Bizans ordusunun da büyük bir çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır.

Türkmen, Oğuz gibi etnik kimlikler diğer kimliklerle karışmış, eski isimler altında yeni gruplar ortaya çıkmıştır. Örneğin, Alparslan’ın 1066’da veliahtı olarak tayin ettiği oğlu Melikşah İran’da hüküm sürmüş ve Farsileşmiştir. Anadolu’da ise Türkler, Oğuz-Türkmen kimliklerini korumuşlar ve Türk-İslam medeniyetini oluşturmuşlardır. Moğol baskısı, yeni yurt ve güvenlik arayan Türkmen olan aşiretlerin daha rahat bir şekilde Batı Anadolu’ya yerleşmelerine yol açmıştır. 13. Yy’da Hacı Bektaş Velinin talebeleri, Orta Aya’da Ahmet Yesevi’nin yaptığı gibi İslam’ı halkın anlayacağı bir dil ve görüş ile anlatmaya çalışmışlardır, yani İslamın esas olan boyutunu, Ehl-i Beyt anlayışını yaymışlardır. Gönül fethini, askeri fetihten fazla benimsemişlerdir. Bu zaten Ehl-i Beyt anlayışının esasıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)’nın ve yine Hz. Ali (a.s.)’ın yaklaşımı budur. Hemen bir parantez açalım, günümüze gelelim. Bizleri Ehl-i Beyt ile hemhal eden değerli Üstadımız Prof. Dr. Haydar Baş’ın “İnsan gönüldür, gönül!” ifadesi tam olarak da bu anlayışın günümüze iz düşümüdür.

Hacı Bektaş Velinin yetiştirdiği Ahiler, din ile sanat ve ticareti bağdaştırarak İslamın bir yaşam tarzı olduğunu kendi hayatlarında bizzat yaşayarak ortaya koymuşlardır. Bu süreç siyasi ve askerlik kabiliyetleri ön planda olan, aynı ekolün yetiştirdiği liderlerin Osmanlı Beyliğini kurması ile devam etmiştir. Osmanlı Beyliğinin büyüme ve yayılmaya başladığı dönemde etnik kökenleri ne olursa olsun mensupları, üst kimlik olarak kendilerini “Türk” olarak görmekte idiler. Neticede din, milliyeti tayin eden ana kıstas olmuştur. Tarih boyu bu böyle olmuştur, birçok kişi aksini iddia etse de halen de böyledir.      

Şunu özellikle ifade etmek isterim. Savaşlar, silahlı mücadeleler tarihe ciddi yön vermiştir. Ama aslında “tarihin yönünü belirleyen savaşlar değil, göçlerdir” desek yanlış bir tespit yapmış olmayız. Savaşlar, çatışmalar o bölgedeki insanların göçünü başlatması, hızlandırması açısından önemlidir. Yani sınırları belirleyen, silahlar değil, kültürlerdir. Türklerin gerek Anadolu’ya, gerekse Rumeli’ye hâkimiyetleri savaşlarla değil, gönül fetihleri ile olmuştur. Anadolu’da bulunan Alperenler, Ahi teşkilatları, Abdal teşkilatları, özet olarak Hacı Bektaş-ı Veli’nin talebeleri, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında dine hizmet maksadıyla görev yapmışlardır.

Osmanlı’nın genişleme alanı Bizans toprakları olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1478 yılına kadarki süreci anlatan Aşıkpaşazade’nin yazdığı Osmanlı tarihinden de anlaşıldığı üzere, Bizans Kalelerinin ele geçirilmesinde Batı Anadolu’da Müslüman yani Türklerden oluşan nüfus fazlalığı olmasının, bu fazlalığı hafifletmek için Osmanlı idaresinin Rumeli’ye doğru yayılmaya başlamasının etkisi görülmektedir.

Osman Gazi’nin 1326 yılında Bursa’yı fethi ile Beylik artık Devlet olma sürecine girmiştir. Devletleşme süreci başladıktan sonra, Osmanlının genişlemesinde siyasi, dine hizmet ve ekonomik hedeflerin yanında şahısların ihtiras ve korkularının da yeri olduğunu görürüz. Mesela Osman Gazi’nin arkadaşları arasında Hristiyan savaşçılar (Mihaloğulları) da vardı. Ama devlet yönetimi ve devlet teşkilatları, hep Türkler tarafından kurulmuş ve yönetilmiştir. Ama ne zamana kadar? İmparatorluk döneminin başladığı söylenebilecek II. Mehmed’in İstanbul’u fethine kadar.

 

Osmanlı Hanedanının Göç Politikası

Osmanlı Devleti’ni Türk asıllı kimseler kurmuşlarsa da devlet kısa bir süre içerisinde çok dinli bir hale gelmiş, hanedan farklı grupları bir araya getirerek kendi varlığının temeli yapmıştır. Bunu hanedanın göç politikası belirlemiştir. Ertuğrul ve Osman Gazi’den sonra Osmanlının başına geçen Orhan Gazi, Bizans İmparatorunun kızı Theodora ile evlenmiştir. Ardından tahta geçen 1. Murat’ın annesi Theodora (Nilüfer)’dır. Hanedan üyelerinin gayri-müslim kadınlarla evliliği bundan sonra da devam etmiştir.

Orhan Bey 1326’da Bursa’yı fethettiğinde kardeşi Alaeddin ile birlikte, ticaret, sanayi ve maliyet dallarında yetenekli olduklarına inandıkları Yahudilere özel bir ilgi göstermişlerdir. Şam’dan ve Bizans’tan birçok Yahudi Orhan Bey’in çağrısı sonucu yeni devletin topraklarına göç ettirilmiştir.

Hayat Ağacı Sinagogu olarak da bilinen Ets Ahayim Sinagogu, Bursa’da fethi gerçekleştiren Orhan Bey zamanında bir ferman çıkartılarak kurulmuştur. Osmanlı Döneminde ilk yapılan sinagog olması nedeniyle önem taşımaktadır.

  1. Mehmed, İstanbul’u fethettiğinde de nüfusu 50-60 bine düşmüş olan şehre taşradan getirdiği Ermeni, Yahudi, Rum asıllı kimseleri iskan ederek İstanbul’u bir metropolis yapmayı hedeflemiştir. II. Mehmed, ticari ve teknik yeteneklerini takdir ettiği ve kendisine bağlılıklarından emin olduğu Yahudi nüfusun sayısını artırmak için Fetih’ten üç gün sonra İmparatorluğun Yahudi cemaatlerine bir mektup yollayarak onları İstanbul’a davet etti:

“Osmanlı Padişahı Mehmed der ki: Tanrı bana birçok ülke bahşetti ve hizmetkarı Hazreti İbrahim ile Yakub’un sülalesine sahip çıkmamı, kendilerine yiyecek vermemi ve onları himayeme almamı bana emretti. Aranızda kim, Tanrı’nın yardımı ile İstanbul’a, Başkente gelip yerleşmeği, incirin ve bağın gölgesinde huzur içinde yaşamayı, serbest ticaret yapıp mülk sahip olmayı arzular?” (Galante A. Histoire des Juifs d’Istanbul, depuis la prise de cette ville en 1453 par Fatih Mehmed II, jusqu a nos jours (1. cilt) (İstanbul, 1941))

  1. Mehmed, İstanbul kuşatması sırasında yayınladığı bir fermanla da, “eski sinagogların onarılacağını, yeni ibadethanelerin kurulması yasak olduğu için evlerin ibadethaneye çevrilmesine izin vereceğini” bildirdi (Güleryüz, Naim A. (Ocak 2012), Bizans’tan 20. Yüzyıla – Türk Yahudileri, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., İstanbul, ISBN 978-9944-994-54-5).
  2. Mehmed bir süre sonra, Yahudileri normalde Osmanlı’da gayri-müslimlerden alınan bir takım vergilerden de muaf tutmuştur. İstanbul’un fetih sonrası iskan politikası, Osmanlının Türkmen hakimiyetinden uzaklaşmasının hızlanması açısından dikkat çekicidir. Bazı tarihçiler bunu, Müslüman halkın Anadolu’dan göç etmek istememesine bağlamıştır. Ama özellikle, Avrupa’daki Yahudilerin de, fermanlarla vergi alınmayacağı vaatleri ile İstanbul’a davet edildiği görülmektedir.

Yine o yıllara ışık tutan bir süreç. Osmanlının İstanbul’un fethi ile parlayan yıldız olduğu yıllarda, Endülüs’te Müslümanlar, Hristiyanlar tarafından yok edilmeye çalışılmakta idi. Endülüs Müslümanları, Osmanlı’dan yardım talebinde bulunmuşlar, ama istedikleri karşılıkları alamamıştır. Osmanlının Endülüse yardım etmemesi konusu birçok akademik makaleye konu olmuştur. Bazı tarihçiler, II. Mehmed’i, “kral ve kraliçenin evliliği neticesinde birleşen Kastilya ve Aragon Krallıklarının, Vatikan’ın da desteğini alarak ittifakla Endülüs Müslümanlarının üzerine yürüyeceklerini biliyor olmalıdır ve tedbir alabilirdi”, diye eleştirirken; bazı tarihçiler de “henüz o yıllarda Akdeniz’e kuvvetli bir hakimiyet kuramamış olan Osmanlı’nın Endülüse yardımı imkansızdı” diyerek Osmanlının tutumunu normal olarak değerlendirmişlerdir.

Endülüs tamamen yıkıldıktan ve Hristiyanlar Müslüman ve Yahudilere asimilasyon uygulamaya başlayınca II. Beyazıt döneminde çok sayıda Müslüman (Müdeccenler) ve Yahudi (Sefaradlar) Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşınmıştır. II. Beyazıt Sefaradların İstanbul’a yerleştirmeleri sırasında bir ferman yayınlayarak ”… İspanya Yahudilerini geri çevirmek şöyle dursun, tam bir içtenlikle karşılanmalarını, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların veya en ufak bir zarara sebebiyet vereceklerin ölümle cezalandırılacaklarını…” duyurmuştur (Franco M., Essaı Sur L’hıstoıre Des Israelıtes De L’empıre Ottoman / 1 bs. Parıs: Lıbraırıe A.Durlacher, 1897).

İstanbul’da hatta tüm Osmanlı topraklarında ticaretin tamamen “Onlar yetenekliler” gerekçesi ile gayri-müslimler üzerine kurulması ciddi bir araştırma konusu olsa gerek. Nitekim Osmanlı’nın son yüzyılında devlete büyük meblağlarda borç veren Yahudi bankerler meşhurdur.

İstanbul’un alınmasından sonra II. Mehmet, yetiştirdikleri dört büyük sadrazam ile Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde gerek askeri ve gerek idari ve siyasi alanda teşkilatlandırılmasında birinci derecede rol oynayan Çandarlı ailesini, Osmanlı ailesine rakip görmüş, onları devlet kademelerinden uzaklaştırarak yerlerine devşirme kökenlileri getirmeye başlamıştır. Bu süreç hızla devam etmiş ve II. Bayezıd döneminden itibaren devlet yönetimi tamamen devşirmelerin eline geçmiştir. Kendilerine rakip olmalarından korktukları için kardeşlerini öldürmeyi mubah sayan Osmanlı Padişahları, devlet yönetiminde de son ana kadar hep devşirmelere ağırlık vererek hiçbir Türk’ün ön plana çıkmasını istememişlerdir.   

Birçok tarihçinin Osmanlı Devletini bir Türk İmparatorluğu olarak görmenin yanlış olacağını belirtmelerinin gerekçelerinden bazıları bunlar olsa gerek.

Tarihte yolculuğumuz “göç” penceresinden bakışla bir süre daha devam edecek.

 

Balkanlarda Türk Yerleşimi               

Anadolu’da hakimiyetini sürdüren Türk Beyliklerinin haricinde Bulgar, Peçenek, Kuman ve Uzlardan oluşan Türk boyları, Karadenizin kuzeyinden Balkanlara yerleşmişlerdir. Balkanlarda Türk yerleşiminin başlangıcını 5. Yy.’a kadar götürebiliriz. 

Bizans İmparatoru II. Justianus, 688 yılında Bulgar Türklerini ve ardından Peçenekleri Anadolu’da zorlu iskana tabi tutmuştur. Bizans, önceleri Tuna’nın güneyine yerleştirdikleri Peçenekleri sınırın muhafazası ile hükümlü kılmıştır. Bizans ordusunda görev yapan Peçenekler, aynı zamanda Anadolu Selçuklu Türklerine karşı da kullanılmışlardır. Yine Bizans yönetimi tarafından Trakya’daki imparatorluk topraklarına yerleştirilen Kumanlar, Bizans ordusunda görev yapan en kalabalık Türk unsuru olma özelliğine sahiptir. 11. Yydan itibaren Türk askerlerinin Bizans ordusunun en gözde birlikleri haline geldikleri görülmektedir.

Bu topluluklar arasında Müslümanlığın yayılması, Balkanlarda kalıcı bir Türk yaklaşımını sağlayan asıl olaydır. Bunda da Ehl-i Beyt soyundan Seyyid Sarı Saltuk Hazretleri’nin, oğullarının ve torunlarının çalışmalarının payı büyüktür. Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın sık sık konuşmalarında bahsettiği Atatürk’ün Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi bu soydan gelmektedir.

“Kayıtlarda Müslüman Oğuzların, Tanrıdağı ve Karagöz Yörüklerinden olup, Konya ve Aydın yöresine yerleşmiş bulunanların isimleri teker teker yazılı bulunmaktadır. 

Buradaki 950 tarih ve 82 numaralı il yazıcı defteri ile 1051 tarih ve 469 numaralı il yazıcı defterinde Anadolu’dan Rumeli’ye geçen Türk boy ve ailelerinin isimleri açıkça yazılı bulunmaktadır.

Bunların Müslüman Oğuz Türk’ü Yörük Türkmen boylarından oluşan ailelerinin kimler olduğunu kayıtlarda belirtmektedir. İşte bu kayıtlarda Atatürk’ün atalarının kaydı da mevcuttur. Atatürk’ün dedesi Hafız Ahmet Efendi’nin saçları kırmızı olduğu için adına Kırmızı Hafız Efendi derlerdi.” ( Prof. Dr. Haydar Baş, Hoş Geldin Atatürk, 4. Baskı, Aralık-2017)

Dönemin pek çok şeyhi ve dervişi sultanın ordusu ya da akıncı beylerle birlikte fetih hareketlerine katılıyor, sonra da fethine iştirak ettiği yeni topraklarda tekye ve zaviyeler kurarak irşat faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Balkanlara Türk göçü Yıldırım Bayezid (1354 – 1403)’in Ankara Savaşı’nda yenilmesi üzerine daha da yoğunlaşmıştır. Yoğun Balkan göçü, 1450’li yıllara kadar sürmüştür.

  1. Mehmed (Fatih) döneminde Mora, Bosna ve Arnavutluk’ta yapılan fetihlerde, daha önce alınan Balkan topraklarında gördüğümüz Anadolu’dan nakil işleminin yok derecesinde olduğunu görüyoruz. Fatih dönemi, geçen yazımızda bahsettiğimiz fetihten sonra İstanbul’un iskan politikasında olduğu gibi, Balkanlardaki iskan politikasında da bir değişikliğin göstergesi olmuştur.    

Fatih’in resmi yazışmalarda ”Kayser-i Rum” (Roma imparatoru) ünvanını kullandığını bilmekteyiz. Bu bazı tarihçilerden tarafından, “Bizans’a son veren kişi olduğu için aynı zamanda son Roma İmparatorudur, bu nedenle bu ünvanı kullanmıştır.” şeklinde yorumlansa da göç ve iskan politikaları, Osmanlı Devletini Bizans’ın halefi haline getirdiğini göstermektedir.

Kemal Karpat Hoca’nın şu tespitini sizlere aktarmadan geçmeyelim:  

“Osmanlı Devleti, dokuzuncu yy.’dan sonra Bizans ismiyle anılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun coğrafi ve siyasi anlamda halefi idi. Bunun neticesi olarak, Roma İmparatorluğu’nun doğudaki heterojenik etnik-dini yapısı Bizans’tan olduğu gibi alınmış ve Osmanlı İmparatorluğu boyunca devam etmiştir” (Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler 4. Baskı Prof. Dr. Kemal KARPAT Timaş Yayınları 2019, sayfa 309).    

Bu dönemden sonra Klasik Osmanlı Devleti, Devleti çok dinli bir kurum haline getirmiş gayrimüslim kavimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Osmanlı’da halk kendini “Osmanlı” olarak görmemiş; “Müslüman”, “Hristiyan” ya da “Yahudi” olarak görmeye devam etmiştir. İmparatorluk döneminin başlangıcı ile yönetim kademesi “Medeniyette, maneviyatta, siyasette, kültürde ve dinde birlik” anlamına gelen “Türk” anlayışından uzaklaşmaya başlamıştır. Bu anlayışın yerine hedeflenen “Osmanlılık” kavramı da hiçbir zaman oluşturulamamıştır. Bu “Milli Birliğin” sağlanamaması merkezi yönetim güç kaybettiği zamanlarda imparatorluğun ömrü boyunca uğraştığı sorunlara sebep olmuştur.

Devletlerin göç politikaları, tarihe yön vermeye, insanlık tarihi boyunca yön vermiş, vermeye de devam edecektir.  

 

 

19. yy’daki Balkan Göçleri  

Tarihteki göç penceresinden yaptığımız seyahatimize 19. yy’daki Balkanlardan devam edelim. Balkanlar tarihine Türkler isimlerini altın harflerle yazdırmıştır. Gerek Anadolu’da, gerekse Rumeli’de oluşan Türk kimliği Balkanlardaki Hristiyan milliyetçiliğinden çok farklıdır. Rumeli ve Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, etnik kökenleri ne olursa olsun daima “Türk” olarak görülmüş, öyle adlandırılmıştır.

Eskiden başka bir kültürün kuralları ile yaşayan bu yeni Müslümanlar “Türkleşmişler,” fakat eski dillerini de muhafaza etmişlerdir.

Balkanlardaki 19. ve 20. yy.’da yapılan Müslüman yani Türk kıyımında kendini gösteren Balkan milliyetçiliğinin temeli din farkıdır. Onların gözünde Türkler, Rumeli’yi istila ederek eski Bulgar Sırp Bizans Devletlerini yok etmişler ve topraklarına yabancıları yani Türkleri Müslümanları yerleştirmişlerdir. Hâlbuki Rumeli Türk halkının önemli bir kısmı İslamiyet’i kabul eden yerli haklardan oluşmuş olup, birçoğu da eski dillerini konuşmaya devam etmiştir.

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamın 2005 yılında yaptığı Bosna-Hersek ziyaretinden sonra verdiği röportajdan bir alıntı yapmak istiyorum:

“…Dikkat ederseniz Mostar köprüsünün tekniği tıpkı kubbe teknolojisine uygun yapılmıştır. Bu teknolojinin yanında, bu çok güçlü bir anlayışın, medeniyetin orada sergilenmesinin yanında Müslüman Türk milleti aynı zamanda hemen bu köprünün etrafında, şu kadar küçük bir mekânda on tane küçük cami yapmıştır. 100–500 metrede cami yaparak kendi sanatını, kültürünü, medeniyetini buradaki insanların gönül dünyalarını fethederek sergilemiştir. Yine yukarıda dikkat ederseniz bir haç var. Dağın tepesinde. Son Hırvat Boşnak savaşında bu köprü yıkılıyor. Hemen akabinde de Hırvatlar Haçlarını oraya dikiyorlar. Demek ki burada yapılan savaş herhangi bir ekonomik zafiyetten, kazançtan doğan bir savaş değil. İnançların, kültürlerin, medeniyetlerin savaşıdır. Bu haç bunun çok açık bir göstergesidir. Burada yapılmak istenilen şey Haçlı kültürünün, Haçlı medeniyetinin, burada yaşayan Müslüman Bosnalıların üzerine hakim kılmanın bir ifade tarzı idi. Ama yıkılan köprü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilgi ve alakası ile yeniden inşa edilmiştir. (http://btp.org.tr/index.php/content/view/771/bosna-diyalog-kiskacinda)

Balkanlarda 19. Yy. kanlı savaşlara sahne olmuştur. Bu bölgede savaşlar sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun ciddi bir nüfus kaybına uğradığını görüyoruz. Türk ve Müslüman nüfusun görece azalması, doğal afetler ve salgın hastalıkların yanı sıra Osmanlı ordusunun Türklerden oluşmasından kaynaklanıyordu. Özellikle, Rusya ile 1.768-1829 yılları arasında yapılan uzun savaşlar üreme çağındaki Müslüman erkekler arasında ölümlerin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu arada gayrimüslimler sayıca artmışlar ve varlıklı bir orta sınıf olarak gelişmişlerdir. Hıristiyan misyonerlerin yardımı ile Avrupa devletlerinin desteğinden yararlanmaları, bu cemaatleri daha da güçlendirmiştir.

 

Osmanlı İdaresi sorunu çözebilmek amacıyla bir göç ve iskân politikası yürütmüştür. “Din mezhep, etnik köken ve dil farkı gözetmeksizin” kabul etmiş olduğu göçmenleri hükmettiği çeşitli bölgelere yerleştirerek nüfus çeşitliliğini ve dolayısıyla İmparatorluğu’nun devamını sağlamaya çalışmıştır. Ama ne var ki merkezkaç kuvvetini kaybetmiş Osmanlı İdaresi bu plansız göç ve iskân politikası ile sonunu hızlandırmıştır.

O dönemde etnik ve dini açıdan homojen olmaya çalışan Ulus-Devlet oluşumları dikkat çekerken, Osmanlı hala heterojen olmaya çalışarak farklı yol izlemiştir. Yani Osmanlı, göç politikasını mevcut duruma göre düzenleyememiştir. İmparatorluğun çeşitli bölgelerindeki farklı dinlerden olanların başkaldırıları her gün yaygınlaşırken, Osmanlı, yeni göç eden farklı isimden kişilere “Osmanlı’nın eski tebaası” diyerek topraklarını açmıştır. Hatta onların küçülen Osmanlı topraklarına göç etmeleri için teşvik bile etmiştir.

Gerek Osmanlı topraklarında yaşayan, gerekse göçler sonucu yeni gelenler demografik olarak yoğunlaştıkları bölgelere göre Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak birçok ulus-devletin oluşumuna ya da Anadolu’nun işgaline yol açmışlardır. Ana topraklara göç eden Türk kökenli göçmenler müstesna. Türk kökenli göçmenler ise yeni Cumhuriyetin kurucu unsurları olmuştur.  

Coğrafyanın yeniden yapılanmasında göçler ana etken olmuştur. Mesela Rusya, Batı Trakya’nın kuzeyindeki Osmanlı topraklarını işgal ederek halkını göçe zorlarken, diğer yandan da Osmanlı ülkelerinden işine yarayacak Ermenileri Rumları ve diğer Hıristiyan halkı kendi ülkesine çekmekten geri durmamıştır. 1774-1812 den sonra Kuzey Karadeniz’deki Osmanlı bölgelerini ele geçiren Rusya, Anadolu’da yaşayan dindaşlarını Rusya’ya çekmekte büyük ölçüde başarılı olmuştur. 

1856–1916 yılları arasında Hristiyanların zorlamaları ve asimilasyon çalışmaları nedeniyle Müslümanların çoğunluğu mal mülklerini arkalarında bırakarak küçülen Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Eski Osmanlı topraklarında yaşayan Çerkez, Abaza, Çeçen, Boşnak, Pomak ve değişik Türk ağızları kullanan Nogay ve Tatar vesaire Müslümanlar, Anadolu’nun içlerine göç etmek zorunda kalmışlardır. Cumhuriyetin kurucu unsurlarından olan bu göçmenler işte bu akımlardan zarar gördükleri için canlarını kurtarmak için anavatana göç etmişlerdir. Ve bu yeni oluşan devletlerde ana unsurun din olduğunu görüyoruz. Dil ve etnik köken ulus-devletlerin oluşumunda din kadar etkili olmamıştır.

Böylece tarih, göçlerin farklı şekil ve yöntemlerle gerçekleşerek imparatorluk ve devlet sistemlerini veya yönetim biçimlerini değiştirmesine ya da dönüştürmesine yine tanıklık etmiştir.  

 

 

 

 

 

 

 

Açık kapı politikası

“Hasta Adam” ifadesini ‘bir ülke için ilk kez’ Rus Çarı I. Nikolay, 1853’de art arda gelen savaşlar nedeni ile toprak kaybeden ve Avrupa’nın ekonomik denetimine giren Osmanlı İmparatorluğu için kullanmıştır.

Anadolu’da tarım alanlarının büyük bölümü hem toprak imtiyazı üzerindeki karışıklık, hem de siyasal ve askeri politika yüzünden ekilip biçilemiyordu. Gıda ve hammadde sıkıntısı yaşanıyordu. Osmanlı liberal bir göç ve iskân politikası ile nüfusun az olduğu bölgelere göçmenleri yerleştirerek, onların tarımsal üretime katılmalarını ve vergi gelirlerinin de artmasını hedefledi.

Tanzimat Yüksek Kurulu 9 Mart 1857’de iskânla ilgili Sultan tarafından onaylanan bir kararname ile “Sultan’a bağlılık yemini ederek onun tebaasından olmaya ülke kanunlarına saygı göstermeye hazır olan herkese Osmanlı Devleti’nin kapısının açık olduğunu” ilan etti: “Açık kapı politikası” (Bu ifadeyi unutmayalım, ilerleyen yazılarımızda bu ifade tekrar karşımıza çıkacak.)   

Kararnamede “Anadolu’ya göç edenlere,  

  •         Herhangi bir bedel talep etmeksizin hazineye ait ekilebilir toprakların verileceği,
  •         Bütün vergilerden ve askerlik hizmetinden muaf tutulacakları,
  •         Gayri-müslimlerin dini-örf ve adetlerinin her türlü ihlale karşı korunacağı” ifade ediliyordu.

Kararnamemin geniş çaplı ilgi görebilmesi için Avrupa’daki çeşitli gazetelere ilanlar verildi. Osmanlının toprak bağışı ile ilgili haberler okyanusun diğer yakasında Amerika’da bile ilgi uyandırmıştı. New York’taki Osmanlı temsilcisi J. Oxford Smith, mektuplar yazarak devletin European Times’daki ilanlarını okuduğunu, liberal göç politikası ilgili bilgi almak istediğini, “pek çok çalışkan ve kararlı insanın özellikle Suriye ve Filistin’e yerleşmek istediğini, bu kişilerin pamuk ekimi düşündüklerini” beyan etti.

Özellikle Rusya’nın Yahudileri dışlayan yeni bir siyasi yapılanma sonucu birçok Yahudi küçülen Osmanlı topraklarına göç etti. Bu göçler, konuyla ilgisiz gibi görünen nedenlerin tetiklenmesiyle Osmanlı Devleti için değişik sorunlar yarattı:

  1.   Mesih’in geleceği, ölülerin dirileceği ve dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudilerin o zaman Kudüs’te toplanacağı fikri, Yahudilerde ezelden beri yerleşmiş kuşaktan kuşağa intikal eden inançlardan birisidir. Bu görüştekiler için bu kaçırılmayacak bir fırsat idi.
  2.   Ortadoğu’ya girmeyi hedefleyen İngilizler ve Fransızlar kendi hâkimiyetlerine almayı planladıkları Filistin’de bir Yahudi yığılmasını teşvik ediyorlardı.
  3.   Kendi ülkelerindeki Yahudileri uzaklaştırmak isteyen Rusya ve Almanya da bu politikayı destekledi.

 

Yine bu iskân politikasına göre, eski Osmanlı topraklarında doğmuş ya da yaşamış olan herkese Osmanlı topraklarında istedikleri gibi seyahat etme hakkı tanınmış idi. Bu nedenle Osmanlı İdaresi 1882 yılında Yahudilerin Filistin’e göçünü sınırlamaya başladığında Osmanlı Yahudilerine herhangi bir kısıtlama getirmemiştir. Dolayısıyla bu sınırlama, kâğıt üzerinde kalmıştır. “Hovevei Zion” derneklerinin yani Rus Yahudilerinin “Osmanlı uyruğu” kabul edilmeleri süreci, Filistin’de “İsrail’in” kurulması ile sonuçlanmıştır.

Tüm vatandaşlık haklarından yararlanan Osmanlı Yahudileri, Filistin’de dükkân ve toprak satın almışlardı. Çoğunlukla, ülkenin ekonomik bunalımını fırsat bilip özellikle tefecilik ile uğraşmışlar kısa sürede ekonomik güç kazanmışlardır. Filistin hızlı bir büyüme geçirmiştir. Bu ekonomik büyüme Yahudi göçmenlerin sermayelerinden çok yerel kaynaklı yatırımlarla gerçekleşmiştir. 

Osmanlı idaresinin izni ile 1839 yılında Kudüs’te “İngiliz Konsolosluğu” kurulmuştur. İngilizlerin Filistin’deki Yahudi yerleşim teşvik etmek için büyük bir gayret gösterdikleri göz önüne alındığı takdirde bu daha da önem kazanır. Bu sırada, birçok Yahudi, yabancı haklarından yararlanmak üzere İngiliz uyruğuna geçmişlerdir. Zengin Yahudi Bankerler, yeri geldiğinde Osmanlı Devletine borçlar vermiş, Osmanlı yetkilileri ile aracılık yaparak yeni Yahudilerin de Osmanlı topraklarına, sonra da Filistin’e göç etmelerini sağlamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin sayısı 1840’tan 1914’e kadar yaklaşık 10 kat artmıştır. Bu artış komşu ülkelerdeki Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmelerinden kaynaklanmıştır.

Kapitalist anlamda piyasa odaklı bir ekonomik düzenin başlaması, göç ve iskân hareketlerinden kaynaklanan demografik değişimler, imparatorluk içinde belirli bir çoğunluğu teşkil eden toplulukları milliyetçi hedefleri olan siyasi gruplara dönüştürmüştür. 

1849 yılında kendi istekleri ile başvurup İngiliz himayesi alan Yahudi ailelerinin Filistin’de İsrail’in kuruluşunda etken oldukları görülmektedir.

Mevcut konjonktürde bu göç devam ettiği takdirde, gelecekte siyasal sorunlar doğuracağı ve bu sorunların daha o günlerden yaşanmakta olduğu ve saymakla bitmeyeceği Osmanlı İdaresi tarafından düşünülememiş miydi? İnsan sormadan edemiyor.

 

Kendi hesabını yapmayanın hesabını başkaları yapar

Tarihi göç penceresinden okumaya devam ediyoruz.

24 Temmuz 1923.

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın ifadesi ile ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi’ olan Lozan Barış Antlaşmasının imzalandığı tarih.

21 Kasım 1922’de başlayan Lozan Konferansı, İtilaf Devletlerinin Sevr Antlaşması’nı temel alma yönündeki dayatmasına Türkiye’nin direnmesi ve görüşmelere zaman zaman ara verildiği için sekiz ay sürmüştü. Azınlıklar konusunda Türk tarafı ‘Türkiye’de ırki azınlıkların bulunmadığını, ırki ya da dilsel azınlıkların himayesi prensibinin kabul edilemeyeceği” konusunda net bir kararlılık göstermiştir (Ahmet Yavuz, Lozan Barış Konferansı Tutanakları, s.173, s.179, s.195, s.198 Dışişleri Bakanlığı, Ankara,1968). 

Bu antlaşmanın azınlıklar maddesi, kanımca Mustafa Kemal’in dolayısıyla yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin göç politikasının da ilan edilmesidir.

Lozan görüşmelerine Türkiye adına katılan İsmet Paşa, hatıratında azınlıklar bahsinde şunları yazar:

“Bu konuda Lozan’da büyük baskılara maruz kaldık. Cihan Harbi içinde bütün dünyaya karşı padişah hükûmetinin yardımı ile haksız iftiralara uğradık. Padişah hükûmeti, millete tevcih edilen suçları kabul edip, bir takım insanlara yükleyerek, memleketi bu suçların bahanesi altında hazırlanan suikastlara karşı koruyabileceğini zannetmiştir. Karşımızda bulunan galipler, suçları bir defa memlekete yükledikten sonra onu yapanları adları adlarına ehemmiyet vermeksizin cezayı tabiatıyla millete yükleyeceklerdi. Bu sebeple biz Lozan’da ekalliyetler meselesinden dolayı büyük sıkıntı çekmişizdir.”( İsmet İnönü, İsmet İnönü’nün Hatıraları Lozan Antlaşması, c:1, Yenigün Haber Ajansı Baskı ve Yayıncılık, İstanbul, 1998) 

Azınlıklara kötü davranıldığı konusu, devletlerin Osmanlı’ya müdahalesine bir bahanesi yapılmıştır( Prof. Dr. Haydar Baş, Hoş Geldin Atatürk, 4. Baskı, Aralık-2017, s:787). (ekalliyet: azınlık)

 

1923 Yılında imzalanan Lozan Antlaşması üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’dan gelen model çerçevesinde yalnızca gayri Müslim din gruplarına azınlık statüsü tanımıştır. Bunun dışında her Türk vatandaşı azınlık değil, aksine çoğunluğun eşit bir parçası olarak ele alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu modeli ile 20. Yüzyıl boyunca uyum içinde varlığını sürdürebilmiştir (Tunç H., Uluslararası Sözleşmelerde Azınlık Hakları Sorunu ve Türkiye, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 8(2)).

Bu tarihi antlaşma ile netleşen azınlık tanımı, hemen ardından Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilmiş olan karşılıklı nüfus değişiminin de esasını oluşturmuştur.

Bu dönemde de göç uluslararası siyasetin yine önemli bir parçasıydı. Ki birçok tarihçi iki Dünya Savaşı arasını “Mülteciler Dönemi” olarak adlandırır. Özelikle yeni kurulan ulus devletlerde kalan azınlıklar ve bunların göçleri meselesi dönemin en önemli gündem maddesi idi. “Kendi hesabını yapmayanın hesabını başkaları yapar.” ölçüsü gereği, o günkü toplu durumda “göç politikasını kendisi belirleyemeyen ülkeler başka ülkelerin göç politikalarına alet olmak zorunda kalmışlardır”.

“Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi veya Değişimi” ile iki ülke sınırlarında yaşayan kişilerin, din esasına göre yer değiştirmesi kararlaştırılmıştır. Türk topraklarında yerleşmiş olan Rum Ortodoks dininden olanlar ile Yunan topraklarında yerleşmiş İslam dininden olanlar karşılıklı olarak yer değiştirilmiştir.

Avrupa Hristiyan ülkeleri, Osmanlıdan geri kalan toprak parçalarını birçok parçaya bölmek de kararlı idi. Sevr Antlaşmasında bunu net olarak görmekteyiz. Sevr’i uygulamak için en büyük kozları azınlık meselesi ve bu konuda ellerini güçlendiren en önemli konu da padişah hükümetine uygulattırdıkları göç politikası idi.

Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’da ciddi bir insan gücü açığı ortaya çıkmıştı. Türkiye’de o dönemde nüfus yoğunluğu metrekare başına 13 kişiydi. Bu rakam Yunanistan’da 49, Romanya’da 62, Bulgaristan’da 58 kişiydi.

Osmanlı politikası gereği, Türkler savaşlarda ölürken, ticaret ve tarım büyük oranda gayrimüslimlerin kontrolüne geçmiş idi. Savaşlar nedeniyle erkek ve Müslüman nüfusun neredeyse sıfırlanması Anadolu’yu bir harabeye çevirmişti.

Falih Rıfkı Atay 1923-24 yıllarında Anadolu’yu bakın nasıl tasvir ediyor:

“Her yerde bağlar bozulmakta, zeytinlikler yabanileşmekte veya kesilmekte, balık avcılığı ölmekte, çarşılar kapalı durmakta idi… İzmir’den Uşak’a doğru yalnız tüten harabeler ve enkaz arasından geçmiştik…Baştan başa ziraati ile ticareti ile, zanaatleri ile, şehirleri, kasabaları ve köyleri ile, yeniden “inşa” edilecek, maddi ve manevi inşa edilecek bir vatan ve 12 milyon İngiliz lirası, yani iyice bir anonim şirket sermayesi kadar bir bütçe!”(Atay, F. R. (2008). Çankaya. İstanbul: Pozitif Yayınları).

Kurtuluş Savaşını yaptığımız ülkelerin mensupları ülkelerine iade edilirken, zulümle karşı karşıya olan öz ve öz kendi vatandaşlarımız Misak-i Milli Sınırlarına göç ettirilmiş idi. Bu bağlamda Rumeli’den göçler Türkiye’nin İki Dünya Savaşı arası dönemde yaşadığı Ulusal Güvenlik ve Savunma sorunu bağlamında önemli bir Müslüman ve erkek nüfus kaynağı oluşturdu. Balkanlar’dan Türkiye’ye göçler sonucunda 1927 yılından sonra işlenen toprakların yüzölçümünde %35’lik bir artışın olduğu görülmektedir.

“Elhamdülillah Türk’üm” diyen herkesi dini kimliği üzerinden Türk olarak tanımlayan anlayış ile gelen göçmenlerin iktisadi ve demografik faydası takdire şayandır.       

Bir yanda Müslümanlığı ile övündüğümüz Osmanlının göç politikası ve sonuçları, bir yanda dinsizlikle itham ettiğimiz Mustafa Kemal’in göç politikası ve sonuçları.

Şunu hiçbir zaman unutmayalım. Müslüman feraset sahibidir. Şimdi anladık mı gerçek Müslüman kim?  

 

Sonun başlangıcı serbest ticaret anlaşması

Kapitalizm her ne kadar bir ekonomik sistem olarak görülse de aslında Hristiyanlığın yayılım politikasından başka bir şey değildir. Kapitalizm ve liberal ekonominin yayılışı 19.yy’daki göçlerin ana belirtecidir.

1838 yılında İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Baltalimanı anlaşmasıyla Osmanlı İngiltere’den pamuk almaya başlamıştır. Böylece görece daha ucuz olan İngiliz malları Osmanlı piyasasına girmiştir. Bu şekilde Osmanlı’da daha liberal bir ekonominin oluştuğu, fakat bu liberalleşmenin aynı zamanda “Nasıl olsa İngiltere’den ucuz ürün elde ediyoruz!” mantığıyla Osmanlının endüstrileşmeden kaçışına sebep olduğunu görmekteyiz. Antlaşmadan bir süre sonra, piyasadaki İngiliz malları tam 2 katına çıkmıştır.

Ayrıca bu antlaşma Osmanlının gümrükler üzerindeki hükümranlık haklarını kısıtlamıştır. Osmanlı Devleti’nde ticaret ve para akışı tamamen azınlıkların eline geçmiştir. Bu süreç, azınlıkların imtiyazlı, zengin ve dışa bağlı bir hal almalarına ön ayak olmuştur. 1838 serbest ticaret anlaşması sonucu Batı kapitalizmi ile entegre olan ve kıyı şeridinde yer alan kimi kentlerde (İzmir, Mersin gibi) göreli bir iktisadi gelişme yaşanmış, fakat bu azınlıkların ekonomik olarak güçlenmesi şeklinde olmuştur.

İşte bu şartlarda 8 Şubat 1856’da Sultan Abdülmecid tarafından ilan edilen Islahat fermanı ile Osmanlı’da eşitlikçi, modernist daha seküler bir vatandaşlık anlayışına geçilmiştir. Kabul edilen millet sistemi, farklı dini grupların özerkliklerine dönüşmüştür. Yerel konseylerde verilen temsil hakkı ile de, özerkliğe sahip imparatorluk sistemindeki yerel yönetimlerin merkezi yönetimden ayrılarak imparatorluğun çözülmesinde daha etkili bir role sahip olmalarına neden olmuştur. 

Daha sonrasında 1869 yılında kabul edilen vatandaşlık kanunu (hiçbir fark gözetmeksizin Osmanlı bir anne babadan ya da Osmanlı babadan doğan her çocuk Osmanlı vatandaşı kabul edilmiştir) sonrası meydana gelen göçler parçalanmaya hız katmıştır. Toprak bütünlüğümüzde gözü olanlara davetiye çıkarılmıştır. 

Daha sonra, 1878 yılındaki Berlin Anlaşması, belli başlı her Ortodoks Hristiyan topluluğun kendi bağımsız toprak bütünlüğü olan Ulusal Devleti’ni kurmasına olanak sağlayarak Müslümanları azınlık haline getiren ideolojik ve kültürel süreci başlatmıştır. Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan neredeyse bir gecede bağımsız birer devlet oldular. İşte bu yeni devletlerin yöneticileri dini merkeze alarak Müslümanları yani Türkleri din değiştirmeye asimile etmeye ya da göç etmeye zorlamışlardır. 

Bakınız Pomaklarla ilgili bir parantez açmak istiyorum. Bulgaristan’da Slavca konuşan Müslümanlar, çeşitli devlet baskılarına ve onları Bulgar olduklarına ikna etmeye yönelik kandırmalarına karşın, kendilerini İslamiyetle ve Türklükle özdeşleştirmeye devam etmişlerdir. Böylelikle dinin etnik kökenden ya da dilden daha güçlü bir kimlik kaynağı olduğu görülmektedir. Çok sayıda Pomak, şimdi Türkiye’ye göç etmiş ve Türkiye’de yaşamaktadırlar. 

Clarance Richard Johnson, bakınız o dönemi eserinde nasıl tasvir ediyor:

 “Osmanlı’nın son dönemindeki bazı kesimlerin sahip oldukları hak ve ayrıcalıkların, Osmanlı yasalarından kaynaklandığını görmekteyiz. Kabul edilen kapitülasyonlar ile Türkiye’de yaşayan yabancılar farazi bir kanuna göre kendi ülkelerinde yaşıyorlarmış gibi kabul edilmekte ve kendi ülkelerinin yasalarına tabii ve sorumlu bulunmakta idiler. Bu düzenleme çerçevesinde her yabancı ülkenin tebaası, ayrı topluluklar şeklinde yaşamakta ve kendi aralarında seçtikleri görevliler tarafından yönetilmekte idiler. Pratikte birer küçük devletçikler halini almışlardı. Toplumu ilgilendiren bütün sorunlarda Osmanlı Hükümetine müracaat edilmeksizin apayrı biçimde o toplumu oluşturan halkın yasalarına ve törelerine göre çözüm üretmekte idiler. Bu toplulukların hepsinin ayrı mahkemeleri yargıçları ve jürileri oluşmuştu. Pek çok bölgede kendi okulları ve kiliseleri vardır” ( Johnson C. R., İstanbul 1920, Çeviri: Sönmez Taner, Türk Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-Nisan 1995, s:89).

O yıllarda kapitülasyonlar,  şimdiler de diasporalar bu azınlıkları kullanarak ülke bütünlüğümüze  tehdit oluşturabilmektedirler. 

İşte Osmanlının son dönemlerinde sonu hızlandıran göç politikaları irdelendiğinde, 1934 İskan Kanunu hatırlanmalıdır. 

Bu kanuna göre Türk kültürüne yakın olanların ülkeye girişleri kolaylaştırılmakta bunun dışındakilere ise sınırlama getirilmektedir. Ayrıca ülke içinde de Türkleştirme sürecine yönelik bir takım düzenlemeler yapılmıştır.  

Müslümanların elde kalan vatana göç etmesi ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi ve sonraki dönemlerde de Türkiye’ye Balkanlar’dan Kıbrıs’tan veya Kırım’dan yönelen soydaş göçü, dil ve kültür birliği olan coğrafyaya zorunlu veya gönüllü göç olgusuna örnek teşkil etmektedir. 1934 İskan Kanunu çerçevesinde olan göç hareketleri ülkenin nüfus yapısını sosyoekonomik ve kültürel gelişmesini derinden etkilemiş, ulus-devlet oluşumunda önde gelen etkenlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Ardından bu göç hareketlerine Kafkasya katılmış olup Sovyetler Birliği’nin çözülüşü Türkiye’ye yönelik beşeri hareketliliği tetiklemiştir.

Son dönemde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk bölgesinden gelenler de bu statüde sayılabilir. Yaşanan siyasal baskılar sonucu Çin’in bu bölgesindeki Uygurların küçük gruplar halinde Türkiye’ye gelip yerleştikleri görülmektedir. 

Ulusal Türk Devleti, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ortak bir tarihsel kültürel mirasa ve geleceğe yönelik hedeflere dayanan, yeni bir siyasal kimlik ve aidiyet duygusu doğurmuştur. Bu duruş, Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet ayakta kalabilmesi için korunması gereken bir duruştur.   

 

Homo economicus

Kavim göçlerinin ana nedeni iklimde meydana gelen geçici veya sürekli değişim ve kullanma sonunda yaşanılan topraklarda insan ve hayvan besin yeter miktarı üretilememesi sonucunda açlığın baş göstermesi idi.

Tarihteki her dönemde, göçleri etkileyen sebepler değişse de besin ihtiyacı ya da besine ulaşacak parayı kazanma hep ana etkendir. Mesela, İrlandalıların ABD’ye 1840’lardaki büyük göçü bu ülkenin ana gıdaları olan patatesi yok eden büyük açlığa ve ölüme neden olan bir böcek salgını yüzünden olmuştur.

  1. Dünya Savaşı sonrasında göçlerin “emek göçü” merkezli olduğu gözlemlenmektedir. Dünya ekonomisine hakim olan kapitalizm, eski yıllardaki sömürgeciliği bu kez emek göçü üzerinden uygulamaya başlamıştır. Kapitalist ekonomi anlayışına göre, maliyet enflasyonunun en önemli kalemi işçi ücretlerindeki artış olarak görülür. Dolayısıyla, bu anlayış hep işçi maliyetlerini düşürecek yollar arar. Aslında insan merkezli bir ekonomi modeli olan Milli Ekonomi Modeline göre, işçiye verilen ücret, ekonomi çarkına destek veren can suyu gibidir.

Batı Avrupa’nın nüfusunda doğurganlığın azalması ve II. Dünya savaşında kaybedilen kişiler nedeniyle ucuz iş gücü ihtiyacı doğmuştur. O yıllarda Avrupa’da sanayileşme ilerlemiş, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde Avrupa’da üretilen maddelere talep artmakta idi. Dolayısıyla, emek göçü, kabul eden ülkeler açısından ucuz işgücü temini yolu, kaynak ülkeler için ise işçi dövizleri ile gelir elde etme unsuru olarak görülmüştür.

Kaynak ülkelerdeki siyasi, ekonomik ve çevresel koşulların kötüleşmesi potansiyel itici güçlerdir. Göçmenler yurtlarından farklı yerlerde çalışarak daha uygun maddi koşullara kavuşmayı arzulamışlardır. Son günlerde Güney Amerika’da Honduras’tan Meksika üzerinden ABD’ye göç etmek isteyen insanların mağduriyetlerini basından izlemişsinizdir. Bu göç güzergahı uzun yıllardan beri aktiftir aslında. Tekrar gündeme gelme sebebi, yeni ABD Başkanı Joe Biden’in göç politikasını değiştirme vaatleridir.

Bu göç güzergahını örnek alalım isterseniz. Asya, Afrika ve Güney Amerika’da kişi başına günlük gelirin 1-2 dolar civarında olduğu bilinmektedir. ABD’de asgari ücretin saatte 55 dolar olduğu düşünülürse, yüzbinlerce insanın neden Meksika’ya gelerek, oradan da canları pahasına geçip Amerika’ya gitmek istediklerini anlamak güç olmaz herhalde. ABD’de 6 milyon kaçak işçinin çalıştığı bilinmektedir. Amerika’da başta tarım olmak üzere ekonominin bu kaçak işçiler üzerinde ayakta tutulduğu da bilinen gerçeklerdendir.

Kapital dünyada bir yandan emek göçü yasal yollardan yasaklanırken; öte yandan “arka kapıdan” girişlere piyasa mekanizmasının gereklerini yerine getirebilmesi için göz yumulmuştur. “Bu göz yumma, ucuz iş gücü temini yani sömürünün devamı için kapital sistemde bir gerekliliktir”, desek yanılmış olmayız.

ABD’ye giriş çok zordur. Fakat bir şekilde girdikten sonra suç işlenmediği sürece kaçak göçmenleri kimse rahatsız etmez. Bu durum kapitalizmin hakim olduğu, üretimin yoğun olduğu tüm gelişmiş ülkeler için geçerlidir. Hatta kendi vatandaşlarının işsizliği pahasına bunu yapmaktadırlar.

Kapitalizm için göçmen işçiler, “ekonomik bunalımlara karşı güvenlik subabı”dır. Yani bu ülkelerin derdi, işçiye iş vermek, aş vermek değil; kaçak işçi statüsünde tutarak Onları daha rahat sömürmektir, köleleştirmektir. Yani muhatap onlar için insan değil; “Homo economicus”tur.

Endüstrileşmiş toplum ve ekonomiler sürekli ucuz ve esnek işgücüne ihtiyaç duyarlar:

  1.       Maliyet enflasyonunun ana sebebi görülen işçilik giderlerinin azaltılması için meslek hiyerarşisinin en alt kademesinde bulunan vasıfsız elemanlar için yüksek ücretler vermek istemezler. Yerli işçiler, sendikalar ve bağlı bulundukları diğer kurumlar nedeniyle bu ucuz ücretlere yanaşmayacakları için, tek çözüm dışarıdan düşük ücrete razı olacak iş gücü ithal etmektir.
  2.       İnsanoğlunun iş güdüleri gereği, mesleki  hiyerarşinin en alt basamağında yer alan işçiler, yükselme isteği taşırlar. Kapital anlayışa göre yükselme isteğini yanıtlayabilmek için en az basamakta statü ve itibar kaygısı olmaksızın sadece para bitirmek isteyen işçi bulundurma zorunluluğu ortaya çıkacaktır (Homo economicus). 
  3.       Gittikçe yaşlanan ülkeler, genç dinamik işçi sınıfına hep ihtiyaç duyacaktır. Çünkü doğurganlık oranı Avrupa’da her geçen gün düşmektedir.

Bu sebepler artırılabilir. Her geçen gün görünüşte ülkelerine dış göçü zorlaştırmaya çalışan kapitalist ülkelerin derdi, “istemem, yan cebime koy!” şeklinde ihtiyacı olan iş gücünü “arka kapı”dan alarak, onları daha çok sömürebilmektir.

Çözüm, insanların kendi vatanlarında, kendi kaynakları ile ekonomik bakımdan kendi kendine yeterliliği sağlamanın tek yolu olan Milli Ekonomi Modelindedir. İnsanı “Homo economicus” olarak gören anlayış yerine; “İnsan gönüldür, gönül!” diyen Prof. Dr. Haydar Baş’tadır.  

 

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

Göç penceresinden tarihteki yolculuğumuza devam ederken, 1950’li yıllara geldiğimizde Türkiye’de sanayileşmeye bağlı olarak hem kırdan kente şeklinde iç göç hareketliliği yaşanmış, hem de Türk kökenlilerin Türkiye’ye göçü devam etmiştir.

Daha sonraki yıllarda “emek göçü” merkezli göç hareketliliği Türkiye’yi de etkilemiş, 1960’lı yıllarla birlikte Türkiye’den Batıya doğru ekonomik amaçlı göç başlamıştır.

Geriye dönüp bakıldığında 1961 Anayasası beyin ve emek göçü açısından çok önemlidir. Dış göç ilk defa bir hükümet politikası olarak ortaya çıkıp, Anayasanın temel hedef olarak belirlediği ulusal kalkınmanın bir öğesi haline getirilmiştir. Dışarıya emek göçü, ekonominin dengelenmesi için bir çözüm olarak görülmüştür.

Bir yandan bu teşvik edilirken, devletin kurumları tarafından bazı tehlikeler hissedilmiştir.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı”nda şu cümleler görülmektedir:

“İstihdam politikasının bir başka yönü de işgücü fazlasının işgücü kıtlığı çeken Batı Avrupa ülkelerine ihracıdır. Ancak Türkiye işgücü fazlalığı olan, fakat niteliği yüksek iş gücü konusunda kıtlık çeken bir ülkedir. İşgücü ihracını niteliği yüksek işgücü halinde olması bu kıtlığı artırabilir. Bu sakıncanın önlenebilmesi için gerekli tedbirlerin alınması şarttır.”

 

Görüldüğü gibi beyin göçünün olabileceği korkusu yaşanmış, tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Ama bu tedbirler kağıt üzerinde kalmıştır. Federal Almanya ile yapılan göç anlaşmasında “dönüşümlü göç” rotasyon usulü nedeniyle göçe “kısa süreli (geçici)” olarak bakılmıştır. Hatta göç edenlerin rotasyonları bitip de geri döndüklerinde endüstrileşme sürecine katkıda bulunacakları düşünülmüştür. Ama her şey planlandığı gibi olmamıştır. Çünkü insan fıtratı ve o günkü toplu durum gereği dönüşümlü göçün uygulanılamayacağı ön görülememiştir. Sonuç olarak bu süreç sadece emek ihracı olarak kalmamış, nitelikli insan ihracına yani “beyin göçü”ne dönüşmüştür.

Yanlış duymadınız! Türkiye kendi çıkardığı anayasa ile “beyin göçü”ne başlama işareti vermiştir. Kendi darağacımızı kendimiz kurmuşuz yani. Bakınız bu süreç, neler doğurmuştur.

Birkaç sonucun altını beraber çizelim:

 

  1. Nitelikli iş gücü kaybedilmiş, nitelikli iş gücünün % 17’si yurt dışına göçmüştür. Almanya’ya giden işçiler arasında önemli bir kısmının toplumsal açıdan daha itibarlı sayılan “öğretmenlik, pazarlamacılık, muhasebecilik” gibi mesleklerden vazgeçip işçi statüsünde Almanya’ya göç ettikleri gözlemlenmiştir. Alman İş ve İşçi Bulma Kurumu, 1968 yılına ait raporunda Türk işçilerin en yüksek oranda niteliksel iş gücünü temsil ettiklerini belirtmiştir. Birçok kişi sırf legal yoldan yararlanabilmek için uzmanlığını, eğitimini gizlemiştir. BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın hep konuşmalarında misallendirdiği “garsonluk için Avrupa’ya gitmeyi düşünen avukat” gibi.  
  2. Genç, üretken nüfus yurt dışına kaptırılmıştır. Göç eden işçilerin % 67’si 23-30 yaş arasındaydı.
  3. İlginç olan gidenlerin beşte dördü Almanya’ya gitmeden önce de bir iş sahibi idi. Dolayısıyla aktif iş gücü de kaybedildi. Onları Almanya’ya gitmeye iten nedenler “yurt dışında ödenen yüksek ücretler, kısa zamanda önemli bir tasarruf yapmak, yeni bilgiler edinebilme beklentisi ve nihayet dünyayı tanıma arzusu idi.
  4. Dış göç, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve tabakalaşmasında önemli değişimlere yol açmıştır. Ailenin toplumsal örüntüsü yırtılmış, aile birliği bozulmuştur. İlk giden işçilerin yalnız gitme zorunluluğu, bölünmüşlük ve aile bireylerinin ayrı yaşamasını kabul edilebilir doğal bir ölçü haline getirmiştir. Geniş Aile yapısı yerine, çekirdek aile kalıpları benimsenmiştir.
  5. Kadının ücrete dayalı bir üretim sürecine katılması söz konusu olmuş, kadınlar da çok zor ve ağır şartlarda çalışmak üzere işçi olarak tek başlarına Almanya’ya gönderilmiştir.
  6. Kitle iletişim araçlarından toplum daha fazla etkilenir hale gelmiş, dinsel ve kültürel faaliyetler azalmıştır.
  7. Sözde özgürleşme süreci ile bir tüketim toplumu oluşturulmuştur.
  8. Son yıllardaki ülkemizdeki siyasi toplu durumun temeli 1961’lerde atılmıştır. Anayasanın yönlendirmesi ile Avrupa’ya göç, Avrupa’ya yerleşenler üzerinden Türkiye Cumhuriyeti üzerine yapılan manipülasyonlar, ülkemizde siyasi toplu durumu etkilemiştir. Bu konunun detayını birazdan detaylandıracağım inşallah.

 

 

1973 yılına kadar yoğun olarak göç devam etmiştir. Avrupa’da İtalya, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerden gelen işçilerden farklı olarak Türk işçilerin aile birleşimine izin verilmemesine uzun dönem devam edilmiştir. 1973 yılında patlak veren enerji krizinde birçok Türk, gurbette işsiz kalmıştır. Birçoğu anavatana dönmeyip, oldukları ülke koşullarında çözümler üretmeye çalışmışlardır. 

1973 sonlarından itibaren  aile birleşimlerine izin verilmeye başlansa da, bu kez de çocukların eğitimi ciddi sorunlar doğurmuştur. Ve çocukların eğitimleri nedeni ile yine birçok ailede bütünlük sağlanamamıştır. 

Hani emek göçü, Türkiye’ye döviz kazandıracaktı ya. İlk 20 yıl, 1980’e dek Türk ekonomisine bu yolla kazandırılan dövizler birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmaların ortak sonucu, bu dövizlerin ülkemizdeki aktif ekonomi çarkına dahil edilemediği şeklindedir. Birçok işçinin kazançları ile araba ve köylerinde arsa aldıkları, inşaatlar yaptırdıkları gözlemlenmiştir.

Dolayısıyla beklenen endüstrileşme sürecine katkı olmadığı gibi, ciddi bir nitelikli ve genç insan gücü kaybedilmiştir.

Plansız ve yanlış göç politikaları, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamıza yol açmıştır.”

 

Sadece göç mü ettik? Yoksa…

1961 Anayasası ve hemen ardından Federal Almanya ile yapılan antlaşma ile başlayan dış göçün etkilerinin bazılarını geçen yazımızda konuşmuş idik. Göç edenler penceresinden bakarsak, özellikle ikinci kuşaktan itibaren girişimci Türkler olmuş, hatta siyasal meclislere giren Türkler bile olmuştur. Bu göçün olumlu yönleridir.

Almanya Hükümeti, göçmen işçi akımının başından itibaren hep dernekleşme faaliyetlerini desteklemiştir. Uzun vadede bu örgütlenme hareketlerinin giderek belli etnik grupların ayrışmasına ve bir kısmının radikalleşmesine yol açtığını gözlemliyoruz. Almanya’nın bu destekleme ile bu dernekler üzerinden kaynak ülkeyi manipüle etmeyi amaçladığını anlıyoruz. Ve yine Avrupa üzerinden İslam Temelli oluşumların “Batı tarzı şekillendirilmesi” amaçlanmıştır. Bu süreçte dinlerarası diyalog ve siyasal islamın oluşmasında desteklenen dernekler, ciddi roller almıştır. 

Alman Mahkemesi, “Milli Görüş” olarak bilinen “İslam Cemaatleri ve Cemiyetleri Birliğini” 1998’de verdiği karara göre “inanç konusunda bir görüş birliği” yarattığı gerekçesi ile İslamı temsil eden bir kuruluş olarak tanımıştır. Berlin Kent Hükümetinin olaya itiraz etmesine rağmen, üst mahkeme 23 Şubat 2000 tarihinde verilen kararla Milli Görüş teşkilatına “Berlin okullarında zorunlu din dersleri verme yetkisi” vermiştir. Bu kararla birlikte birliğin kiliseler örneğinde olduğu gibi devletten mali destek alabilmesi sağlanmıştır. Hem okullarda, İslam denilince “Milli Görüş”ün vaaz ettiği fikirler çocuklara öğretilmiş, hem de belli bir siyasal görüşü yansıtan bu kuruluşun din yolu ile parasal açıdan da olağanüstü güçlenmesinin önü açılmıştır.

Gerek Almanya’nın, gerekse Fransa’nın ulusal özelliklerinden kopmuş Osmanlı geleneğine benzer dinsel temele dayalı gruplar oluşturmayı amaçladığı, göçmen Müslümanlar üzerindeki faaliyetlerinden anlaşılmaktadır. Hep “Türk” kimliğini ön plana çıkaran İslami cemaatleri engellerken, sözüm ona “dini kimliğini” ön plana çıkaran cemaatleri desteklemişlerdir. Bilindiği gibi Kaplan Hareketi Avrupa’da daha 1992’de kendini sözde “Türkiye İslam Cumhuriyeti devlet başkanı” ve “Halife” olarak ilan etmişti.  

Türklük değil “ümmet” ön plana çıkarılarak, Türkiye’nin bugünlerinin alt yapısı Avrupa’daki göçmenler üzerinden kurgulanmıştır. İşte bugünkü AKP iktidarı, Milli Görüş iktidarı önce Avrupa’da tasarlanmış, bu fikirlerin ve ekonomik desteğin Avrupa’dan Türkiye’ye Türk göçmenler üzerinden aktarılması sağlanmıştır.

Yani, Avrupa, kabul ettiği göçmenler üzerinden tüm dünyayı olduğu gibi, Türkiye’yi manipüle etmiştir. 

Ortadoğu’da güçlü bir Türkiye’nin oluşmaması ve dinlerarası diyalog ana amaçtır. 15 Temmuz Kalkışması sonrası Almanya’ya iltica etmek isteyen Fetö Örgütü üyelerini hatırlayalım. Almanya İçişleri Bakanı Maiziere, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Federal Göç ve Mülteci Dairesi’ne 615 kişi ve ailelerinin Almanya’ya iltica başvurusu yaptığını söylemiş idi (https://www.bloomberght.com/haberler/haber/2045973-615-feto-cu-almanya-ya-iltica-basvurusu-yapti).

Zaten tarihi süreçte, Türkiye’de terör faaliyetlerinde bulunan birçok örgütün merkezlerinin ya da yayın organlarının Avrupa’da özellikle Almanya ve Fransa’da olduğunu, ya da üyelerinin bu ülkelere sığındığını çok iyi biliyoruz.

Avrupa’da özellikle Balkanlarda asırlarca medeniyetin oluşmasına önderlik etmiş Türklükle özdeşlemiş İslam medeniyeti, yani Ehl-i Beyt anlayışını yaşamak bizleri bu manipülasyonlardan uzak tutacaktır.

 

Çok kültürlülük ve Mesut Özil

Günümüzde Türkiye dışında yaşayan vatandaşlarımızın toplam sayısı 3 milyon 700 bin civarıdır. Bunun 3 milyon 100 bini Batı Avrupa’dadır. Avrupa’daki göçmen Türkler birçok sorunlar yaşamış ve yaşamaktadırlar.

Kuşaklar boyu yaşadıkları ülkelere hayatlarını vakfeden Türk göçmenlerin Avrupa’da hala süresi temdit edilmiş konuklar olarak görülmeleri onların devamlı olarak güven sınavında bekletildiği anlamına gelmektedir.

Yazar Max Frisch’in Avrupa’ya II. Dünya Savaşı sonrası olan emek göçünü tariflerken “Biz emek sahiplerini çağırdık, karşımıza insanlar çıktı” cümlesi Avrupa’ya olan emek göçü sonrası yaşanan sorunların anlaşılması açısından çok önemlidir.

Emek göçünün başlaması ile birlikte bir anda Almanya’daki Türk işçilerin sayısı 100 bine ulaşmıştır. Bir sınırlama getirme adına Almanya ile Türkiye arasında bir anlaşma imzalanmıştır. 1983-84 yıllarında Kohl döneminde aranılan koşullara sahip ailelere aile başına 10.500 Alman markı, her çocuk için de 1.500 Alman markı ödenerek, ana yurda dönmeleri özendirilmiştir. Bu yasa sonucu olarak yaklaşık 250 bin Türk ana yurda dönmüştür.

Almanya’daki yasalar gereği ius sanguinis (kan esasına dayalı) yurttaşlık gereği, Türklere uzun yıllar vatandaşlık verilmemiştir. Ancak Sosyal Demokrat Parti iktidara gelmesinden sonra “1 Ocak 2000 tarihinde doğan her çocuk o tarihten itibaren hem anne babasının yurttaşlığına hem de Alman yurttaşlığına sahip olacak” kararı alınmıştır. En geç 23 yaşında yurttaşlıktan birini seçme zorunluluğu getirilmiştir. 2014’ten sonra ise Almanya’da çifte vatandaşlık kolaylaştırılmıştır. 

İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Almanlar arasında aidiyet meselesi doğmuş ve bir yabancı düşmanlığı gündeme gelmiştir. 1992’de Rostock’ta bir sığınmalar kampına karşı yerli halkın 5 gün süren saldırısı, daha sonra da Solingen’de 5 Türk’ün ölümüyle sonuçlanan ev yakma olayı belirleyici olmuştur.

Avrupa ülkeleri; 1960’lı yıllarda ihtiyaç duydukları işgücünü misafir işçilerden karşılamak amacıyla göçmenlere kapılarını açarken, 1970’lerden itibaren göçü sınırlayıcı politikalar benimsemeye başladılar. AB içerisinde ikamet eden misafir işçilerin kalıcı olduğu anlaşılınca ilk önce bu kişiler asimilasyona tabi tutuldular. Ardından “Çok kültürlülük (multiculturalism)” asimilasyon modellerine alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

Çok kültürlülük ve göçmenlerin toplumda bütünleşme politikalarında, yan yana fakat birbirine müdahale etmeksizin yaşamlarını sürdüren Millet sistemi uygulanmaya çalışılmıştır. “Bireyin kendi kültürel mirasını anlaması ve değerli bulması ve kendi grubundan başka gruplara ait kültürel mirasa karşı saygı ve ilgi göstermesi” amaçlanmıştır. Yalnız toplumda bu tarz bir yapılanmada, bazı pozitif ayrımcılıklar olmaktadır. Kamusal alanda yeterli oranda temsil edilmeme, üniversiteye girme hakkını elde etme gibi olanakların farklı uygulanması yaşanan ayrımcılıkların bazılarıdır. Bu da ötekileşmeye, her kesimin bir ayrılıkçı şeklinde gettolar oluşturmasına yol açmıştır. İsviçre’de ezan yasağı, Almanya’da minarelerin yüksekliğine ilişkin yasal yollarla getirilen sınırlamalar sadece birkaç örnektir.

 “İki kalbim var biri Alman biri Türk” sözü “çok kültürlülük” modeline örnek olarak gösterilen Türk kökenli Alman futbolcu Mesut Özil’e, 2010 yılında Almanya’nın oscarı sayılan Bambi ödüllerinde “uyum” alanında ödül verilmiştir.

Daha sonraki yıllarda, Özil, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Erdoğan ile çektirdiği fotoğraf ve Dünya Kupası performansı sonrası çok farklı bir tavırla karşı karşıya kalmıştır.

Bu olaylar sonrası, Almanya Milli Takımında oynamayı bıraktığını açıklayan Özil, “kazandığımızda Alman, kaybettiğimizde göçmenim” diyerek, kendisinde ve diğer oyunculara eşit davranılmadığını belirtmiştir: “Lukas Podolski ve Miroslav Josef Klose hiçbir zaman Polonyalı Alman olarak görülmedi. Ben neden Türk Alman olarak görüldüm Türk ve Müslüman olduğum için mi?”

Çok kültürlülük özellikle son yıllarda yaşanan terör eylemlerinden sonra batı toplumlarının gözünde popülaritesini ciddi oranda yitirmiştir. 2010 yılında Almanya’da Merkel, hemen ardından Fransa’da Sarkozy de açıklamaları ile çok kültürlülüğün başarısız olduğunu ifade etmişlerdir. Son yıllarda, göçmen düşmanlığı yasalaşmaya başlanmıştır. Danimarka’da mültecilerin özel eşyalarına el koymak yasaldır. Danimarka ayrıca göçmen ve sığınmacılarla çocuklarının haftada belli bir süre ayrılarak, çocuklara “Danimarka değerleri ve dili öğretilmesini” öngören yeni bir getto yasası planlamaktadır. Birçok üye ülkede mültecilere yardımı suç haline getiren yasalar mevcuttur. Yine Trump döneminde bir süre Amerika’ya iltica eden ailelerin, ancak çocuklarının ebeveynlerinden ayrılmaları koşuluyla kabul edildiklerini basın aracılığı ile duymuştuk.

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, bir yandan göçmene karşı gibi tavır alıp, “arka kapıdan” göçmenleri içeri alma politikası ile “sömürü” ve yapılan uygulamalarla da “asimilasyon” ana amaçtır. Yoksa batının ucuz iş gücünden ya da göçmenden vazgeçmesi söz konusu değildir.

Emek göçü isteyen ama ardından, 1970’ten sonra bundan vazgeçmiş görünen batı ülkelerini iyi gün dostu olarak tanımlarsak doğru ifade etmiş oluruz sanırım.

Göç alanında güvenilir bir veri sisteminin oluşturulması, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşların ekonomik ve sosyal statülerinin güçlendirilmesi, yalnız olmadıklarının hissettirilip onlara sahip çıkılması, yaşadıkları ülkelerde haklarının savunulması, Türk Hükümetinin ana görevi olmalıdır.

 

Küresel vatandaşlık

Dünya büyük bir değişim geçiriyor ve Uluslararası ilişkiler yeniden şekilleniyor. Yaşadığımız çağı “göçler çağı” olarak adlandıran Castles ve Miller (2003), “Uluslararası göç, dünyanın her yerinde siyaseti ve toplumları yeniden şekillendiren ulus-aşırı bir devrimin parçasıdır.” demektedir(1).

Detaylı bir göç araştırmasından sonra bu söze katılmamak elde değil. O zaman bize düşen dünya siyasetine yön veren “Göç hareketlerinde” Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin son yıllarda kullandığı şekli ile “küresel insan hareketliliği” nde ülke olarak “edilgen” değil, “etkin” olmaktır.

Dünya toplu durumunda kendi rolünü belirleyemeyen aktörler, başkalarının kendileri için yazdığı rolü oynamak zorundadırlar, görüşümüzü daha önce ifade etmiş idik.

Dünyada ilk kez Küreselleşme ifadesini kullanan Sosyolog Roland Robertson, küreselleşmeyi “dünyanın küçülmesi” (comression) olarak tanımlar. “Küreselleşmeni modernliğin bir sonucu olmadığını, aksine modernliğin yayılmasına katkıda bulunduğunu” belirtir. “Küreselleşme olgusunun merkezinde, batının olduğu bir tek tipleştirme “modernite’nin evrensel ölçüde yayılması” olduğunu ifade eder (2).

Küreselleşmenin bu şekilde kabul edilmesi, küreselleşmenin aslında uluslararası burjuvazinin, uluslararası proleteryaya (toplumun çoğunluğunu oluşturan halk sınıfı) karşı bir sınıf mücadelesi olduğunun ilanıdır. Yani küreselleşme ulus-ötesi şirketlerin bir sömürü şeklidir. Bu konuda da göç politikası güçlü ve etkin bir silahtır.

Prof. Dr. Haydar Baş, küreselleşmeyi, “Günümüzün dünya dengelerine yön veren en önemli akımdır.” şeklinde tanımlayarak, “Globalizmin siyasi, ekonomik, hukuki vs. sahaları etkileyen özellikleri olduğu gibi; misyonerlik faaliyetleri ile kültürleri ve sosyal hayatı da kuşatan boyutu vardır.” Demiştir (3).

Bir devlete bağlı olmanın sonucu olarak verilen haklar yerine, insan olma sıfatı ile hak sahibi olunan “küresel” bir yurttaşlık hedeflendiği ifade edilmektedir (4). İnsan olmadan kaynaklanan haklar esastır. Bu anlayış, yurttaşlığın sınırlar arası hareketliliğinin engellenmemesi gereken bir haklar bütünü olduğunu söylemektedir. Bunlar hep kulağa hoş gelmekle birlikte, uygulamada hep çifte standartlar, farklı yaklaşımlar görülmektedir. Sözüm ona “eşitlik, demokrasi söylemi” sömürü, asimilasyon, kültürsüzleştirme, yozlaştırma aracı olarak kullanılmaktadır.

Küresel egemenlikten bahseden büyük devletler, denetim altına aldıkları az gelişmiş ülkelere, dışsatıma dayalı kalkınma modelleri, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme programları, korumacı yasaların kaldırılmasını ve devletin küçülmesini önerdiler; ama kendi ülkelerinde bunları yapmıyorlar (5).

Unutmayalım; bireyi yaşadığı ülkeye bağlayan öğelerin, vatandaşlık gibi resmi ilişkileri düzenleyen yasalardan daha çok, o ülkedeki toplumsal, ekonomik, kültürel, vb. somut ilişki biçimleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Küreselleşme ile eskiden hüküm süren zaman-mekan ilişkilerini aşan bir zaman-mekan birlikteliği söz konusudur. Göçün özellikle “uluslararası göçün” küreselleşmenin hem nedeni hem de sonucu olduğunu ifade etmek yanlış olmaz.

Bu şartlar altında dünyanın her yerinde, uluslararası ekonomik sistemin bir parçası olan devletler, artık karar verici değil, başka yerlerde alınmış kararların uygulayıcısı konumuna gelmektedirler. “Tanımlanmış sınırları içindeki iktisadi faaliyetleri kontrol edemeyen ve düzenleyemeyen devletlerin kurumlarının erozyona uğradığı, otorite ve meşruiyetlerinin sarsıldığı” bilimsel makalelerde ifade edilmiştir(6,7). Ama ne var ki, çözüm ortaya konulamamıştır. Tüm ülkelerin kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir modeli; Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli ile ortaya koymuştur.      

Kural koyuculardan, yani büyük devletlerden ABD’nin Neoconservatism (Yeni muhafazakarlık) olarak tanımladığı akımın temeli 1960’lara dayanır. Fikir babası Leo Strauss, “liberalizm toplumu parçalayarak çürümeye terk ettiğini ve bu anlamda toplumu birleştirici bir gücün gerekliliğini” savunur. Çözümün “toplumu tek bir güç olarak birleştirmek olduğunu” ve bunun ““şer güçlere” karşı ABD’nin savaşması ile sağlanacağını” ifade eder. Strauss’a göre “böylece hem toplum, hem devlet ortak bir hedefte birleşecek, bu birliği sağlayacaktır”(8). Kazanılan dinamizm ile, ABD dünyaya hakim olacak, yeni bir düzen kuracaktır. İşte küreselleşme ve bu amaçla tüm dünyaya “eşitlik” dağıtma söylemi bu yeni düzeni kurma çabalarından başka bir şey değildir.

Büyük Ortadoğu Projesi ve bu bölgedeki inanılmaz göç hareketliliği, Yeni Muhafazakarlık akımının hedeflerine ulaşmak için kullandığı argümanlardan sadece birisidir.        

Bölgedeki güçlü, söz sahibi, bölge ülkeleri ile bir ve beraber olan Türkiye, anacak bu projelere engel olabilir. Bu da ancak her zaman “Türkiye’yi kainat devleti yapmak” ülküsünü şiar edinmiş II. Kuvay–ı Miliye’nin önderi Ebedi Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu projelerle ve modellerle mümkündür.

Bu modelin uygulanması da, “Babasının bastığı yerlere ayak basarak yürüdüğünü” sık sık ifade eden ve “Ben Babamın hayallerini gerçekleştirmek için buradayım. Madem bu görev bana verildi. Bu görevi dava edindim. O zaman malımı, canımı, davam uğruna feda etmek zorunda olduğumu hissediyorum.” diyen BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş’ın önderliğinde mümkündür.

 

Kaynaklar:

  1.       Castles, Stephen. “Towards a sociology of forced migration and social transformation.” sociology 37.1 (2003): 13-34.
  2.       Globalization: Social Theory and Global Culture, 1972
  3.       Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli Sosyal Devlet Milli Devlet, 1. Baskı, İcmal Yayınları, İstanbul, 2018, s:460 
  4.       Abadan-Unat, N., Bitmeyen Göç-Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006
  5.       Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli Sosyal Devlet Milli Devlet, 1. Baskı, İcmal Yayınları, İstanbul, 2018, s:463
  6.       Ohmae, K. 1995. The Evolving Global Economy: Making Sense of the New World Order. Boston: Harvard Business 
  7.       Wriston, W. 1992. The Twilight of Sovereignty. New York: Charles Scribers and Sons
  8.       George, Jim. “Leo Strauss, neoconservatism and US foreign policy: esoteric Nihilism and the Bush doctrine.” International Politics 42.2 (2005): 174-202     

 

Kimliksiz insan=Köksüz ağaç 

Küresel vatandaşlıktan bahsedince “kimlik” kavramından bahsetmek istiyorum. Devletlerin parçalanmasında istismar edilen değerlerden en önemlisi etnik farklılıklardır. Etnik farklılıklar, devletlerin iç bünyelerindeki birlik ve beraberliğin zayıflatılmasında, iç çatışmalara zemin hazırlanmasında hep alet edilmiştir. 

Prof. Dr. Haydar Baş bu konuda “Halbuki “kimlik” kavramı etnik farklılıkların üstünde bir olgudur. Kimlik, milletlerin sahip oldukları inançları, kültürleri, dilleri, tarihleri ile şekillenmektedir.” diyerek; etnik farklılığın bir ayrılık sebebi olamayacağının altını çizmiştir. Bir kimlik etrafında bir ve beraber olan etnik kökenler milletleri oluşturmaktadır (Prof. Dr. Haydar Baş, Milli Ekonomi Modeli Sosyal Devlet Milli Devlet, 1. Baskı, İcmal Yayınları, İstanbul, 2018, s:458). 

Haydar Baş Hocamızın sık sık ifade ettiği gibi, Türkiye bu duruma iyi bir örnektir. Türki Kürt, Laz, Çerkez … gibi etnik çeşitliliği, kardeşliğimizi, birliğimizi bozmamaktadır. Yıllarca bu vatanda Türk kimliği altında aynı değerlerle yoğrulmuş ve aynı değerleri koruma sevdalısı olan halklar, Türk bünyesini, yani Türk milletini oluşturmuştur. Bu sebeple, etnik çeşitlilik, asla bir ayrımcılık sebebi değil, tam tersine bir zenginliktir. Önemli olan etnik birlik değil; kültür birliği, siyaset birliği, inanç birliğidir. Türkiye’deki vatandaşlarımıza bir bakalım. Etnik kökenleri ne olursa olsun, örfleri, adetleri, gelenekleri birdir. Neden mi? Çünkü hepsi de aynı kaynaktan beslenmektedir. 

Küresel vatandaşlık safsatası ile güya insan hakları güvence altına alınmakta, tüm insanlar eşit kabul edilmektedir. 

Gerçekten böyle midir? 

Batı dünyasında İnsan Hakları ilk kez 1789 yılında Fransız İhtilalinden sonra konuşulmaya başlanmış ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi 1948’de yayınlanmıştır. 

Yani 20. Yy.’a kadar batı dünyasında insan hep homo sapiens olarak görülmüştür. Batı medeniyetinin bu dönemde geldiği nokta insanı “bir meçhul” olarak tanımlamaktır (Dr. Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul).   

632 yılında Veda Hutbesi’nde Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.), insanın yaratılıştan gelen haklarını sıralayarak, bu hakların korunmasının esas olduğunu ifade etmiştir.    

İslamın güvence altına aldığı bu 5 mukaddes varlık nelerdir?

  1. Can emniyeti
  2. Mal emniyeti
  3. Namus emniyeti
  4. Din emniyeti
  5. Akıl emniyeti

 

Dünya barışını sağlamanın yolu da işte bu 5 mukaddesin korunmasından geçer. İslama göre milletler, kabileler, birbirlerine karşı iftihar etmek değil, birbirlerini tanıyıp kaynaşmak için yaratılmışlardır. Bütün milletler Allah nezdinde eşittir. Birbirlerine üstünlükleri ancak takva iledir. Bahsedilen eşitliğin sağlanmasında kurallar ne kadar iyi konulursa konulsun, asıl olan bu kuralları uygulayacak insandır. Demek ki, çözüm kamil insan yetiştirmektedir (Prof. Dr. Haydar Baş, Veda Hutbesinde İnsan Hakları, 3. Baskı, İcmal Yayınları, İstanbul, 1995, s:99-132). 

Dolayısıyla, dünya barışını sağlamanın yolu, küresel vatandaşlık değil, tam tersi kendi kültürüne bağlı, kimlik sahibi, fakat diğer kültürlere saygılı olan; yetmedi bu 5 mukaddesi her koşulda tüm insanlık için korumayı boynuna borç bilen “insan”ı yetiştirmektir. 

Kimliksiz insanı ben köksüz ağaca benzetiyorum. Kimliği olmayan insan, köksüz ağacın bir süre sonra kuruması gibi, yok olup gidecektir. Ama kimlik sahibi insan -kökü olan ağacın yeşermesi, dal-budak, meyve vermesi gibi- beraber yaşadığı insanlara bilgi becerisi ile katkıda bulunacaktır. 

Kökü olmayan ağacı, her türlü rüzgârın ve selin bir yerden başka yere savurması gibi kimlik sahibi olmayan insanlar da; dünya üzerinde emelleri olan şer güçler tarafından kötü emelleri için çok rahat kullanılırlar. Ama kimlik sahibi bir insan, bu güçler tarafından kolay kolay kullanılamaz. 

Son yıllarda, “küresel vatandaşlık” adı altında sözde “eşitlik” sağlanarak “kimliksiz insanlar” yetiştirilmeye çalışılmasının ana sebebi, toplumlardaki birlik ve beraberliği engellemek, gerektiğinde toplumları karıştırmak için kullanılacak piyonlar oluşturmaktan başka bir şey değildir. 

 

 

Uluslararası İlişkiler ve Göçle ilgili temalar

Göç küresel siyasetin önemli bir bileşenidir.

Birleşmiş Milletler verilerine göre, göçmenlerin dünya nüfusuna oranı 1990’da %2,9 iken, 2019’da %3,5’e yükseldi. Bu oran 2019’da 7,7 milyarlık dünya nüfusunda yaklaşık her 30 kişide bir kişiye denk geliyor (1).

Sermayenin küreselleşmesi, küreselleşmeyle derinleşen yerel ve küresel eşitsizlikler ve enformalleşmenin yanı sıra göçü sınırlayan ve güvenlikleştiren politikalarla yakından ilintili olarak düzensiz göçmenlerin oranındaki kayda değer artış da bir değer önemli yönelimdir.

Yerinden edilme ya da zorunlu göç kategorisi sadece siyasi nedenlerle değil kentsel dönüşüm, iklim değişiklikleri, kalkınma projeleri nedeniyle de hem ülke içinde yerinden edilenleri hem de ülkesini terk etmek zorunda kalanların göçünü kapsamaktadır.

Bugün dünya üzerinde zorunlu göçe dayalı olarak yerinden edilen 70,8 milyon insandan söz edilmektedir (UNCHR,2020) ve 2050 yılına gelindiğinde bu sayının 405 milyona ulaşması beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün Küresel Eğilimler 2019 raporuna göre Türkiye’de ise 2019 yılı itibarıyla kayıtlı 5 milyon 876 bin 829 uluslararası göçmen bulunuyor. Türkiye, son 5 ardışık yıldır dünyadaki en büyük ev sahibi ülke konumunda. Türkiye’de mülteci ve sığınmacı olarak gelen yaklaşık 3,7 milyon Suriye vatandaşı ve diğer milletlerden 330 bine yakın kayıtlı mülteci ve sığınmacı mevcuttur.

Güvenlik

Göç, devletin iktisadi, askeri ve diplomatik gücünü etkiler (2).

Göç hareketleri “sosyal kimliklere” gerçek bir tehdit oluşturabilir (3).

Göçler “toplumsal güvenlik” sorunlarında artışlara yol açabilir.  Göçün ev sahibi toplumların “toplumsal güvenlikleri” üzerinde yarattığı etkinin yanında, yabancı düşmanlığı ve hatta ırkçılığa maruz kalma şeklinde göçmenlerin de “toplumsal güvenlikleri” üzerinde etkileri olabilir.  “Devletlerin gereken işgücü yasal göç sistemleri oluşturamadıkları yerlerde çok sayıda göçmen, ciddi ölçüde güvensiz koşullar altında hareket etmeye zorlanıyor. Kaçakçılık, insan ticareti, borç karşılığında çalıştırılma (bonded labour) ve insan ve işçi haklarının olmaması milyonlarca göçmenin kaderidir (4). Kayıtsız ve statü dışı göçmen nüfusunun görünmezliği potansiyel terörist açısından savunmasızlığa yol açmaktadır (3). Kayıtsız göçmenler, gerek göç edilen hedef ülke, gerekse kaynak ülkeleri manipüle etmek için çok rahat kullanılabilecek piyonlar haline gelebilmektedir. 

Göç için “hedef ülke” statüsünde olan ülkeler, göç hareketlerini etkilemek ya da kendi ülkesel hedeflerine ulaşmak için kullanmak amacıyla;

  1. a)        Menşe ülkeye göçü engellemesi için para ödeme,
  2. b)       Göç veren ülkeyi toplu göçü önlemesi için tehdit etme,
  3. c)        Göç veren ülkedeki siyasi koşulları değiştirmek için silahlı müdahalede bulunma (5) gibi yollara başvurmaktadırlar.

Göç alan ülkeler, “güvenliğe ilişkin endişeleri” ile “göçmen işçilere duyduğu gereksinim” arasında bir denge kurmak durumundadırlar.

Mülteciler ve Sığınmacılar             

Göç veren ve alan ülkelerin dış politika aracı olarak kitlesel göç hareketlerini kullandıkları birçok tarihçi tarafından ifade edilmiştir (6).

Göçler doğum, üreme, hastalık ve ölüm gibi hayatın bir parçasıdır ve insan varoluşunun koşullarına ya da bu koşullardaki değişime karşılık olarak ortaya çıkabilen toplumsal süreçlerdir (7). 

1500’lerden itibaren Avrupa’da ulus-devlet yapılanması, sınırları belli bir toprak parçasını denetimi altında tutuyordu. Devletler, bu toprak parçasında gerektiğinde fiziki güç uygulama tekelini elinde bulunduruyordu, merkezi bir yönetime sahipti ve böylece diğer örgütlenme biçimlerinden ayrışmıştı (8). 

Sınırları belli olan devletler oluşmaya başlasa da I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde pasaportun henüz ulus kimliği ile ilişkilendirilmediğini ve zaman zaman aksi yönde uygulama ve gelişmeler gözlemlense de, emeğin hareketliliğinin teşvik edildiğini söylemek mümkündür (7 ). Sanayileşme göçmen emeğini çekerken, ekonomik güçlükler göçü azaltıcı rol oynamaktaydı. Göç hareketinin yönünü belirleyen ana faktörün ekonomik fırsatlar olduğu görülmüştür.

  1. Dünya Savaşı’nın sona erişiyle birlikte üç imparatorluğun dağılması sonrasında Avrupa’da siyasi düzende çok önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bu imparatorlukların toprakları üzerinde 14 yeni devlet kurulmuş, birçok ülkede azınlıklar çoğunluk, çoğunluklar azınlık haline gelmiştir. Savaşın sona ermesi ve ateşkes antlaşmaları da zorunlu göç hareketlerini durdurmamış, iki dünya savaşı arası dönemde Avrupa’da kurulan otoriter yönetimler yeni siyasi mülteciler üretmiştir (7).

 Göç, göç alan, göç gönderen ve güzergah ülkeleri farklı biçimlerde etkilemektedir ve bu ülkelerin farklı şekillerde birbirine bağlamaktadır. Göç gönderen ülkelerin, zamanla göç alan ülkelere dönüşmesi (migration transition) gözlenir. Bu göçün küreselleşmeye olan etkisidir.

Bu kadar ciddi etkileri olan, toplumların ana yapılarını etkileyebilen göç hareketleri konusunda, ülkelerin kendi “milli göç” politikaları geliştirmeleri şarttır.  

 

 

Kaynaklar:

  1.                   Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Organizasyonu DESA,2020)
  2.                   Adamson, Fiona B. “Crossing borders: International migration and national security.” International security 31.1 (2006): 165-199.
  3.                   Rudolph, C. (2003). Security and the political economy of international migration. American political science review, 603-620.
  4.                   Mitchell, Matthew I. “Migration, citizenship and autochthony: strategies and challenges for state-building in Côte d’Ivoire.” Journal of Contemporary African Studies 30.2 (2012): 267-287
  5.                   Weiner, Myron. “Security, stability, and international migration.” International security 17.3 (1992): 91-126.
  6.                   Teitelbaum, M. S. (1984). Immigration, refugees, and foreign policy. International organization, 429-450
  7.                   Bade, K. (2003). Legal and illegal immigration into Europe: Experiences and challenges. Wassenaar , the Netherlands: NIAS 
  8.                   Tilly, C. (1975). Western state-making and theories of political transformation. The formation of national states in Western Europe, 638.

 

Milli Göç Politikası

Göç insanlığın ilk varoluşundan beri mevcut olan ve bundan sonraki dönemlerde de muhtemelen devam edecek olan çok önemli bir olgudur.

İnsanlık tarihinin başlamasından bu yana göç durumu varlığını sürdürmektedir. Özellikle mülkiyet kavramının oluşmasıyla birlikte insanlar sınırları belirlenmiş birbirinden ayrılan toprak parçalarında yaşamaya başlamışlardır. 

Vestfalya  Antlaşması (1648) uluslararası sistemde egemenliğin ortaya çıkışının başlangıcı olarak görülmüştür. Vestfalya Antlaşması devlet egemenliği anlayışını, bir başka ifadeyle, devletin siyasal bütünlüğü ve kendi toprakları ve halkı üzerindeki mutlak otoritesini benimsemiştir. Vestfalya Antlaşması Avrupa’da Ulus-devlet oluşumlarını hızlandırmıştır.

1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de herkesin bir vatandaşlığa hakkı olduğunu beyan edilmiştir.

Hükmedenin gücü altında sınırları belirlenmiş bölgenin kurallarına uyarak yaşayan insanlar din, ırk, görüş gibi farklı konularda, başka düşünür hale geldiklerinde kendi yaşadıkları ülkeleri terk edip, kendilerine göre daha iyi ve daha özgür bir yerde yaşama isteği içerisine girerler.

Son yıllardaki gelişmeler ile mülteci ve göçmenlik 21.Yüzyılın karmaşık olaylarından biri haline gelmiştir. Suriye iç savaşından kaynaklı kitlesel göç hareketi ile birlikte daha fazla gündeme gelerek, göç politikalarına yönelik sorunlar kendini daha fazla hissettirmiştir. Bir yandan ulus devletin sınırlılıkları diğer yandan global küresel yapılanmaların müdahalesi göçün sonuçlarının da çıkmazını ortaya koymaktadır. Türkiye özelinde düşündüğümüzde, bir yandan ülke gerçekleri bir yandan Avrupa Birliği müktesebatına uyum göç politikamızda ciddi tutarsızlıklara yol açmıştır.

Dünya üzerindeki mültecilerin varlığı ve yaşam koşulları ele alınması gereken en insani konulardan biridir. Başta AB olmak üzere gelişmiş batılı ülkelerin vaat etmelerine ve Türkiye ile uluslararası anlaşmalar akdetmelerine rağmen sözlerini tutmayıp mültecilerin bütün maddi külfet derinliği ve yarattıkları sosyal problemler ülkemizin üstüne yıkılmıştır.

Göç politikası, göç yönetiminin bir parçası olup iktidarın ülkede ikamet eden yabancı vatandaşların seçimi kabulü yerleştirilmesi ve sınır dışı edilmesi ile ilgili kanun yönetmelik idari işlem veya düzenlemeler yapmayı ya da yapmamayı tercih ettiği durum olarak tanımlanmaktadır.

Göç politikaları, işgücü piyasası, sosyal hizmetler, dış politika, ticaret, ekonomik kalkınma, entegrasyon, iltica, aile, düzensiz göç gibi çeşitli alanları kapsayabilmektedir.

Göç iyi yönetildiği durumda göç alan, göç veren ülkeler ve vatandaşları için ekonomik sosyal kültürel değerler oluşturarak olumlu sonuçlar doğurabilmektedir. Aksi durumda göç kamu düzeni ve güvenliğini tehdit oluşabilmektedir. Bu nedenle göçün etkin bir şekilde yönetilmesi ülkeler için önem arz etmektedir.

Her bir insan parmak izinin birbirinden farklı olduğunu hepimiz biliriz. Aynı şekilde farklı özellikleri taşıyan topluluklardaki farklılıklar zenginliktir. Ama farklar bir “ayrılık” olarak görüldüğü zaman her şey değişir, tılsım bozulur. Kayıtsız ve kitlesel göçler, işte bu tılsımı bozan ana etkenlerdir. 

 Milli Göç politikamızın olmaması, göç konusunda günü birlik politikalar geliştirilmesi Türkiye’yi epeyce zor durumlara sokmuştur. Tarih boyu göç tecrübeleri edinmiş, yüce bir milletin evlatları olarak, günümüzde hala AB müktesabatına göre düzenlenen göç politikaları uygulamamız büyük bir aymazlıktır.

“Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” atasözünü hepimiz biliriz.

Biz de diyoruz ki: “Bana göç politikanı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

 

 Transit Göç = En Büyük Sığınmacı Kampı

 

İnsanlığın ilk zamanlarından bugüne var olan göç kararlarında, savaşlar, siyasal baskılar ve çatışmalar en önemli itici sebepler olmuştur. 1951 yılında imzalanan Cenevre sözleşmesi sayesinde oluşan bugünkü mülteci tanımı 1967 yılında oluşturulan protokol ile son şeklini almıştır. Ama ne yazık ki konulan kurallar, başta ABD ve İngiltere gibi dönemin güçlü ülkelerinin çıkarlarını yansıtacak şekilde ortaya koyulmaktadırlar.

1951 Cenevre Sözleşmesi’ne göre mülteci; “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişidir”. Türkiye Cumhuriyeti 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi sınırlama ile imzalamıştır (http://sgdd.org.tr/wp-content/uploads/2017/05/Turkiye-de-Iltica-Sureci.pdf) .

Türkiye bu coğrafi kısıtlama şerhinden dolayı Avrupa dışında meydana gelen olaylardan kaynaklanan başvurulara mülteci statüsü veremiyor ve yerine bu sığınmacılara “geçici koruma statüsü” verilmektedir. İşte bu “geçici” olmak birçok sorunu doğurmaktadır.

Pratikte ise Afganistan, İran, Irak ve Suriye gibi Avrupa dışı ülkelerden gelenler Türkiye’deki sığınmacıların büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu sonucu doğuran en önemli sebep, Avrupa dışından gelen sığınmacıların “sığınma başvuru işlemleri”nin çoğunun Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından Türkiye İçişleri Bakanlığı işbirliği ile Türkiye’de yürütülmesindendir. Dolayısıyla çoğu sığınmacı, mülteci statüsü alarak 3. bir ülkeye yerleşmek için başvurusunu Türkiye’den yapmakta ve kabulüne dek devlet tarafından sağlanan “geçici koruma kapsamı”nda Türkiye’de “geçici” olarak kalabilmektedirler. Son yıllarda bu tarz sığınmacıların sayısı her geçen gün artmaktadır.

Sığınmacıların 3. Ülkelere kabul süreçleri de bazen olmamakta, bazen de çok uzun sürebilmektedir. 1995-2010 yılları arasındaki dönemde toplamda 70 binin üzerinde sığınmacının 37 binden fazlası yani başvuruların %51’i mülteci statüsü almış ve diğer ülkelere yerleştirilmiştir. Dolayısıyla iltica prosedürü, Türkiye’yi mülteci statüsü kazanan ve yerleştirilmek üzere bekleyen sığınmacılar için adeta bir “Transit ülke cenneti” haline getirmiştir. Yani bizim Transit ülke olma sıkıntımız, Suriye göçü ile değil çok daha önceden ortaya çıkmıştır.

Türkiye’deki göç sorunun ana maddesi “Transit göç” meselesidir. Türkiye 1980’lerden bu yana göçmenler için transit güzergâh olmuştur. Transit göç edenler Türkiye’yi geçici bir konaklama noktası olarak gördükleri için ülkeye uyum konusunda çekingen ve geri durmaktadırlar. Türkiye’deki idarecilerimiz de özellikle coğrafi kısıtlama imzaladığı Avrupa dışı ülkelerden “mülteci olma başvurusuna gelen göçmenleri” hep geçici gördüğü için onların ülke koşullarına uyumları için yeterli bir faaliyet göstermemektedir. Derken “iki dinden avare” durumda bu kişiler ülkemiz için sorun olmaktadır. Belirsizlik nedeniyle, istediği ülkelere kabul edilmediği için yıllardan beri ülkemizde kalan çok sayıda göçmen söz konusudur.

Avrupa sınır kontrolleri ve işgücü piyasasında serbest göçü olanaksız hale getiriyor gibi görünse de, bu ülkelere düzensiz göç şeklinde gidebilen nerede ise herkes çalışma imkânı bulabilmektedirler. Dolayısıyla kendi ülkelerinden Avrupa’ya doğrudan göçe edecek imkânı oluşturamayanlar için transit göç varış yerlerine ulaşmak için alternatif bir yol olmaktadır. Daha önceki yazılarımızda da belirtiğimiz gibi,  düzensiz göçmenler, genellikle Türkiye gibi transit ülkeleri kullanarak bu ülkelere gitmekte ve hedef ülkelerin ekonomilerinin vazgeçilemez bir parçasını oluşturmaktadırlar. İlk olarak belgeleri olmadan çalışmaya başlayan kaçak göçmenlerin bazıları daha sonraki dönemlerde gerekli şartları sağlayarak düzenli göçmenler haline gelebilmektedirler.

Son yıllarda Avrupa Birliği uyum anlaşmaları ile birlikte adeta Avrupa Birliği Türkiye’yi dış sınırındaki bir sığınmacı kampı gibi kullanmaktadır. Türkiye göç alan Merkez Avrupa ülkeleri ile göç veren ülkeler arasında adeta bir tampon bölgeye dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Avrupa’nın göç kontrolü yükünü Türkiye gibi çevredeki ülkelere kaydırma şeklinde bir politika izlediği görülmektedir. Özellikle AB ile son yıllarda imzalanan Geri Kabul Anlaşması bunun net göstergesidir. Avrupalı yetkililer, Türkiye’ye göç ve sığınmacı akımını kontrol etmesi için daha fazla enerji ve kaynak aktaracağını vadederek “güya” desteklemekte ve Türkiye’nin tampon bölge rolünü devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu olay Suriyeli göçmenlerle başlamamıştır. Türkiye uzun yıllardan beri sıkıntı yaşamaktadır. Sadece Türkiye’de Suriyeliler ile beraber bu konu hakkında ülkede farkındalık artmıştır. Yani bugün yaşananlar yıllardan beri ortaya konulan yanlış göç politikalarından dolayıdır. “Kendi düşen ağlamaz” misali ülkemizdeki iktidarların tampon bölge olmayı kabul etmeleri, “Milli bir göç politikası” geliştirememeleri, ülkemizi transit göç ülkesi haline getirmiştir.

Belki de bu kişiler, Türkiye’ye döviz girişine sebep olurlar diye ümit edilmiştir. Ama geçici olmak kimseye fayda sağlamamaktadır. Net çözümler bulunmadığı için transit göç azaltılsa bile bu seferde düzensiz işçi göçü artmaktadır.

Tek çözüm, ülke menfaatlerimizin ön planda olduğu Milli Göç Politikasının geliştirilmesidir.

 

Suriye Göçü

 

Uzun süreden beri, yaptığımız göç penceresinden tarih yolculuğunda biraz da Suriyeli göçünü konuşalım. Detaylara girmeden önce bir ön bilgi vermek istiyorum.

Irak’ın işgalinden sonra başlayan çatışmalarla birlikte 3 milyona yakın Iraklının Suriye’ye göç etmiştir ve bu rakamın o günkü Suriye nüfusunun yüzde 10’undan fazlası anlamına geldiğini ayrıca vurgulayalım.

Irak’taki sünni-şii hatlarının Suriye’de de olduğu düşünüldüğünde bu göçün toplumsal yapıya etkileri daha net anlaşılacaktır. Aslında “Suriye’deki Arap baharı, daha Irak işgali sırasında planlanmıştı” ve bu Irak’tan Suriye’ye göçle pratiğe dökülmüştü” diye bir tespit yapsak yanılmayız kanaatindeyim. 

 

Pakistanlı mülteci uzmanı olan aynı zamanda ülkenin en çok satan ikinci gazetesi Nava-i Vakt’in Genel Yayın Editörlüğü görevini yürüten Cavit Sıddiki’ye göre “ülkesindeki terör olayları ve suçlar önemli ölçüde yıllar önce kabul edilen mültecilerden kaynaklanıyor”. “Pakistan’ın, Afgan mültecilerden dolayı toplumsal yapısının zedelenmiş olduğunu anlamalarının 30 yıl aldığını” söyleyip; “Siz bu kadar beklemeyin ve dikkatli olun!” mesajını veriyor.

Şimdi de 5 milyonun üzerinde Suriyeli göçmenin Türkiye’ye göçünün, sonraki yıllarda nelere yol açabilme ihtimali olduğunu bu bilgilerden sonra biraz düşünün isterseniz.

Şimdi biz yorumu bırakıp, süreci kronolojik sırası ile hatırlayalım.


Tarih 17 Aralık 2010 

Tunuslu bir seyyar satıcının protesto için kendisini yakması yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul ediliyor. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin adı artık “Arap Baharı” idi. Ortadoğu’da sınırların değişmesi ivme kazanmıştı. 

 

Aralık 2010 Tunus,

Ocak 2011 Mısır,

Şubat 2011 Libya,

Mart 2011 Suriye 15 Mart 2021’de ülkenin güneyindeki Dara kentinde bir grup öğrenci okul duvarına şunları yazdı “Ey Doktor (Beşar Esad) Şimdi sıra sende!”

 

Türkiye bu süreçte Cumhuriyet tarihinde ilk defa komşu bir rejimi devirmek için aleni girişimlerde bulundu. 28 Temmuz’da kurulan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nun kurucu komutanı Albay Riyad Esad’ın Türkiye’ye sığınması, Ankara’nın artık tamamen Şam rejiminin karşı cephesinde yer aldığının açık ilanı idi. Süreç hiç de Ankara’nın beklediği gibi işlemedi, hesap edilmemiş sonuçlar ortaya çıktı. Bunların en başında ise Türkiye’yi dünyanın en büyük sayıda mülteciye (mülteci? misafir? sığınmacı? geçici koruma statüsü (2014’den sonra)) ev sahipliği yapan ülke haline getiren (zorunlu?) göç hareketleri geliyor. 

 

Bir türlü statüleri netleşmeyen ve hep misafir geçici denilen Suriyeli göçmenlere 8 Aralık 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Toplantısında Cenevre’de düzenlenen toplantıda dönemin İçişleri Bakanı Naim Şahin ilk kez “geçici koruma statüsü” verileceğini ilan etmiştir ve bu ülke içinde basınla çok paylaşılmamıştır. 

     

Türkiye bu süreçten karlı çıkmayı tahayyül ederken, hatta başlangıçta “Arap baharı, Türk hasadı” gibi tanımlar kullanılırken beş yılın sonunda Avrupa’ya yönelen göçmenler için bir dinlenme noktası ve otoyol haline gelmiştir. 

Türkiye “komşular ile sıfır sorun” politikası hedefleyip, bunun iktisadi ve sosyal meyvelerini toplamaya başladığı bir dönemde bölgedeki bu ani değişme önceleri tedbirli yaklaşırken hızlıca isyanları destekleyen, Esad karşıtı yeni bir pozisyon benimsemiştir. 

 

Suriye iç savaşı öncesi, Suriye ile işbirliğinin zirve yaptığı bir dönem yaşanmakta idi. Kasım 2011’de Türkiye ile Suriye arasında hızla gelişen ticaret hacmi verilere göre 2.6 milyar dolara ulaşmıştı. Suriye’deki iç savaş, Türkiye’nin aldığı tavır bir anda bu rakamların sıfırlanmasına neden oldu.

Suriye’deki iç savaştan önce sınır ticareti net geliri bilinmemekle birlikte, yalnız Gaziantep-Hatay kentlerinin Suriye ile 2 milyar dolara yakın bir ticaretleri olduğu tahmin edilmektedir.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (2014)’nın yaptığı açıklama “Mersin’de Suriyelilerin kurduğu küçük işletmenin sayısı 250’ye ulaştı. İzinsiz açılan bu firmalar haksız rekabetle Mersin’in yerli esnafını zor durumda bırakmaktadır. Bu yıl Mersin’de işsizlik oranı % 3 artarak, ilk defa ülkedeki işsizlik ortalamasının üzerine çıkmıştır.” şeklinde idi.

Konya Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürü de yaptığı açıklamada “Konya’da da işsizliğin gözle görülür bu şekilde arttığını” belirtmiştir.

300 bin civarında Suriyeli’nin yaşadığı Gaziantep’te sığınmacıların gelmesinden sonra birkaç ay içinde kira fiyatları 2-3 kat artmıştır.

O günlerde Kilislilerin azınlığa düştüğü Kilis’in Belediye Başkanı Hasan Kara’nın şehre astırdığı pankart da çok ilginç olup, sanırım AKP’nin göç politikasının şifrelerini açık etmektedir:

“Umudun ve Barışın Ana Şehri Kilis’e Hoş Geldiniz.  Kilis Nüfus: 93.400 – Suriyeli misafir: 130.825”  
İlginç bir şekilde Türkiye Uluslararası Lig’de Suriyeli göçmenlere en büyük desteği gösteren ülke olmasına rağmen, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, İran ve bölgedeki zengin Arap ülkelerinin çoğunun benzer temkinli bir tavır takınarak mültecilere kapılarını kapalı tutmaları dikkat çekmektedir. 

 

“Kayıtsız şartsız bu dalganın büyüyeceği görülüyordu. Daha önceki yıllarda Irak’tan gelen göçmenler geldiğinde sınırda alınan tedbirler bu kez alınmadı. Türkiye resmi kaynaklardan ilk yapılan açıklamalar, “Açık kapı politikası izleyeceğiz…. Bizin için kritik eşik 100 bindir.” şeklinde idi (Hatırlatma: Daha önceki yazılarımızda Osmanlının Açık kapı politikasını anlatıp sonuçlarını tartışmıştık).

Bu politika ve Ankara’nın Esad’ın karşısında pozisyon alması, Esad’dan kaçanların Türkiye’ye sığınmayı tercih etmesinin yanı sıra Esad rejimine karşı savaşmak isteyenlerin de yine Türkiye üzerinden bölgeye gitmesinin önünü açtı. 

Dünyadaki hiçbir ülkenin sınırına gelen kişileri, kayıtsız şartsız topraklarına almadığını söylersek, abartmış olmayız. En iyi niyetlisi olanları bile önce sınırda tutup sorgulama yapıyor, sorunlu bir durum yoksa ülkesinde kampa alıyor. Kamplarda o kişi hakkında detaylı bilgiler alıp, haklarında ancak olumlu kanaat oluşanları ülkesine uyum sürecine sokuyor. Ve bu uyum süreci de ortalama bir yıl sürüyor.

Türkiye ise ilk gelen kafileden sonra da açık kapı politikasını sürdürüp, “misafir” mantığı sorgusuz sualsiz herkesi evinin içine aldı, ardından çıkan sorunlara göre çare aramaya devam etti. Tam bir “göç yolda düzülür” misali.

Böylece Suriye için iç savaş nasıl geri dönülmez bir süreçse, Türkiye’nin bu göç politikası da ucu çok açık bir süreç olarak başlamıştı.

 

Hep Türkiye Hükümeti oluşan ihtiyaç üzerine günü kurtarmaya yönelik birçok adımlar atmıştır. Sonra da sorunlar çıkınca yamalama yolu ile uygulamayı düzeltme çabası göstermiştir. Fakat önceden düşünülerek planlanan birbiriyle uyumlu kuralların olmadığı çok aşikardı.

 

Ve bu politikalarda ana 4 sorun: 

  1. Açık kapı politikası
  2. Geçicilik
  3. Planlama ve koordinasyon eksikliği
  4. Entegrasyon politikasının gündemde var olmaması

 

Suriye göçü ve çifte muamele ile ilgili Gurbetçi dediğimiz, Almanya’da yaşayan bir soydaşımızın Türkiye’de yaşadığı bir hatırasını paylaşmak istiyorum:

“Türkiye gelmiştim. Bir mağazadan telefon hattı almaya karar verdim ve yabancı uyruklu pasaportum olduğunu belirttim. Ama Türk olduğumu gösteren TC nolu nüfus cüzdanımda vardı. Onu da gösterdim. Mağaza çalışan eleman bana “kusura bakmayın, biz yabancılara hat veremiyoruz, sadece Suriye vatandaşı olanlara hat açabiliyoruz.” dedi. Demek ki Suriye vatandaşı olmak lazımmış.”  

Başlangıçta Suriye’deki iç savaşın kısa süre sonra biteceği öngörülerek herhangi bir hukuki statüye dayanmadan kabul edilen Suriyelilerin durumları savaşın uzaması ile daha da belirsiz hale gelmiştir.

Nedense ilk günden itibaren, Şam merkezi hükümeti ile diyaloğa geçme yerine; merkezi hükümetin karşısından yer alacak politikaya devam edilmiştir.

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın o yıllarda açıklamaları her zamanki gibi yol gösterici idi. “Suriye’de bir çok Kerbela’ların yaşanacağını” belirten Prof. Dr. Haydar Baş, ”Bunların

hepsi de Esad’a mal edilecek. Esad şu anda Hz. Hüseyin’in rolünde. Bunu hiç unutmayın. Hz. Hüseyin”in kahramanlık rolüne soyunanlar da Yezid rolünde. Türkiye”dekiler başta olmak üzere…” ifadesini kullandı.

 

“Esad’ın iktidardan gitmesini kim istiyor?” diye soran Prof. Dr. Baş, cevabını da şöyle verdi:

 ” ABD, İsrail… Eğer Esad ABD’ye ve İsrail’e ‘evet’ deseydi, bu belalar başına gelecek miydi? Gelmeyecekti… O halde ölçü ortada…Onlara karşı dimdik durduğu için sonuç böyle cereyan etti. İsrail diyor ki, Güneydoğumuz da içinde olmak şartıyla ‘o topraklar bize ait, sen orada bulunamazsın. Hizbullah’a destek veriyorsun, Hizbullah bizim başımızın belası kesiliyor.  Filistinlilere destek veriyorsun, onlar da bizim başımızın belası kesiliyor’.””

 

Orada aile içi otoriteyi sağlayan kişiyle çözüm en akıllıca olanı idi. AKP iktidarı bu uyarıların hiçbirini dikkate almadı. 

“Biz Baas partisiyle değil, mazlum Suriye halkının yanında olacağız.

Ya Beşar, Men Dakka Dukka, eden bulur. Suriye meselesi, bir ülkenin iç meselesi olarak görülemez. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız.” diyen Erdoğan, “Suriyelilere kucak açmaya devam edeceğiz. Onları imkanlar dahilinde en iyi  misafir etmeye devam edeceğiz. Ne Hatay’da ne bir başka şehirde mülteciler üzerinden gerilim oluşturulmasına, provokasyon yapılmasına da göz yummayacak, asla müsaade etmeyeceğiz. Bu kampların 80-90 bine ulaşmasında, 100 bine kadar bu ev sahipliğini üstlenecek kadar bu çalışmaların yürütülmesinde, Dışişleri Bakanlığı, Kızılay, Türk silahlı Kuvvetleri ve Polis teşkilatımız çok samimi destek vermekte, samimi bir gayretle bu süreci yürütmekteyiz….” 

Daha sonraki süreçte 11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı’da 53 vatandaşımızın şehit olduğu saldırıdan sonra AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ’53 sünni vatandaşımız şehit edildi!’ diyerek mezhepsel kimliğe vurgu yapması, Suriye Göçündeki büyük fotoğraftan karelerin açığa vurulması idi aslında.

Aslında yapılması gereken açıklama “Suriye’den Türkiye’ye sadece insan değil, terörün de göçtüğü” söylenip köklü politika değişikliklerine gitmek idi. Ama ne yazık ki; AKP programlandığı gibi hareket etmeye devam etti.

 

Bu tehdidi daha iyi anlayabilmek için öncelikle Büyük Orta Doğu Projesi’nden Arap Baharı’na uzanan süreci, sonra da küresel oyun kurucuların ve onların siyasi temsilcilerinin Türkiye’ye ilişkin hesaplarını iyi irdelemek gerekiyor.

           

Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Girişimi — Büyük Orta Doğu Projesi —- Arap Baharı

 

İşin gerçeği, ülkeye girişlerinden iki yıl sonra anacak kayıtlar tutulmaya başlanabildi. İlk başta denildiği gibi 100 bin tabii ki sınır sayı olarak kalmadı.

Büyük göçmen kitlelerinin planlanmadan yerleştirilmesi önemli sorunları beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin değişen koşullara uygun başarılı bir göç politikasının ve bu konuda gerekli yasal düzenlemelerin eksikliğine rağmen ülkeye kabul edilen sığınmacılar ülkede olumsuzluklara neden ola gelmiştir. Türkiye’de göçmenlerin ve mültecilerin hak ve sorumluluklarına dair kapsamlı bir ulusal yasa bulunmamaktadır. Türkiye için transit ve kaçak göçün ciddi bir sorun olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiş idik.

Şam’daki gelişmelere odaklandılar. İç savaş kısa sürede, “vekalet savaşlarına” döndü.

 

Küresel perspektiften büyük fotoğrafa bakalım – Asıl hedef ? 


Esas hedef, bölgede başta Türkiye olmak üzere hiçbir devletin güçlenmemesi, bölgede kargaşa, huzursuzluğun hep devam etmesi ve sürecin sonunda “Büyük İsrail’in kurulmasıdır.”

 

Toplu durum görülmeli ve Büyük Ortadoğu Projesine alternatif projeler geliştirilmelidir.

Örneğin ÇİN’in önderlik yaptığı “bir kuşak bir yol projesi” gibi.

Biz Türkiye olarak bizim önderliğimiz de projeler geliştirmeliyiz 

 

Bir Kuşak bir yol projesi nedir?

 

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından 2013 yılında ilan edilen “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road-OBOR) projesi, eşi benzeri olmayan bir pazarda 3 milyar nüfusu ilgilendiren bir yatırım projesi.

Proje, başta Asya-Avrupa hattındaki önemli ekonomiler arasında bir ulaştırma altyapısı, ticaret ve yatırım bağlantısı kurmayı amaçlıyor. Sonraki zamanlarda küresel bir kapsama ulaşan projenin kara ve denizden iki önemli uluslararası ticaret güzergahı bulunuyor:

  • Toprak kısmını oluşturan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve
  • Yol kısmını oluşturan Deniz İpek Yolu.

 

Görüldüğü gibi herkes bu bölgede alan kapma /alan kapatma hedefindedir. 

Aslında bu coğrafyada yüzyıllardır tarihi üreten ve tarihi yapanlara rağmen yeni senaryoların başarı şansları son derece düşüktür.

Tarihi yok saymak kadar tarihi bir ütopya olarak görmek, bu toprakların ezeli sahiplerini tarih dışına itme denemesidir. Bu ise yeniden yapılanma bölgenin tarihi aktörlerine yapılan büyük bir tahriktir.

Şöyle bir tarihe dönüp baktığımızda bölgedeki tarihi refleksi hep Türklerin üstlenmiş olduğunu görmekteyiz.

Bir yandan Türkiye’nin içi karıştırırken bir yandan da çevre ülkelere müdahale edilerek manipülasyona konu ve alet olan unsurların hedefine Türkiye oturtulmuştur.

Türkiye sınırlarındaki bu hareketliliğin büyük devlet gücünü kıran ve ilk kez balkanlarda devreye sokulan senaryoların benzer bir tecrübe girişimini parçası olduğu unutulmamalıdır.

 

Bölgede olup bitenlerle sınırlarımıza ve ülke içine taşınan olaylarla sahneye konan tehdit dehşet ve terör bölgeye hakim olmak isteyen emperyal güçlerin en acımasız araçlarıdır. Sınırlarımızda Avrupa Birliği standartlarında yapılan ve Türkiye açılan tünellerin modern tarım için kullanılan sulama ve aktarma kanalları olmadığını herkes bilmektedir.

Bölgedeki gelişmeler konusunda yapılan şu yorum çok ilginçtir:

“Eğer 15 Temmuz Kalkışması başarılı olmuş olsaydı, o sırada silahlandırılmış 35 bine yakın terörist tünellerden Türkiye sıçrayacak ve Türkiye ye zaten “açık kapı politikası” sırasında girmiş kişilerin de eklenmesi ile tam bir iç çatışma çıkacak idi. Biz ülke olarak bölgenin barışı için mücadele vermeli, komşularımızın Merkezi hükümetlerle hep diyalog içinde olmak zorundayız. Aksi halde bu tehdit her zaman devam edecektir.

 

Merkezi hükümetle diyalog içinde olmadan Suriye’deki terörist güçlerle tek başımıza mücadele etme düşüncesi bizi tam bataklığa saplayacaktır. Zaten istenilen de budur.

 

Çözüme giden yol: Adana Mutabakatı

Türkiye ve Suriye arasında 1998’de imzalandı. Mutabakata, göre Suriye PKK’yi “terör örgütü” olarak tanıdı ve faaliyetlerini yasakladı.

Bu mutabakatla başlayan süreçte; 3 Nisan 2007’de Halep Olimpiyat Stadı’nın açılışı Fenerbahçe-Halep Al İttihat maçı ile gerçekleşti.

21 Aralık 2010’da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terör ve Terör örgütlerine karşı Ortak İşbirliği Antlaşması imzalandı.

 

Aslında bu antlaşma maddelerine yeniden dönülmesi ile

  • Türkiye-Suriye arasındaki sorunların çözülür.
  • Sığınmacıların genel kabul ve rıza ile doğdukları topraklara dönüşleri sağlanmış olabilir.

 

Ama bu antlaşma neden uygulanamıyor. Çünkü büyük güçler, BOP yöneticileri bunu istemiyor

2010 yılında ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun yayınladığı raporda “ilk kez 2003 yılında ortaya atılan, Doğu Akdeniz’in dibindeki kaynaklara ilişkin iddiaların tümüyle gerçek olduğunu, bilgi ve belgelerle ortaya konuluyordu.”

 

İşte bu rapor büyük fotoğraftan başka bir karenin açığa vurulmasıdır: “Suriye iç savaşının tek nedeni Doğu Akdeniz’in paylaşımıdır.”

 

1980’li yıllara dek zorunlu göç siyaset bilimciler tarafından insani bir mesele olarak görülmüş ve hep sivil toplum örgütleri üzerinde takip edilmiştir.

Ancak 1990’lı yıllardan itibaren devletlerin göç ve iltica politikalarıyla insan hareketliliğini yönlendiren güç olduğu görülmüştür.

Weiner isimli araştırmacı çalışmalarında zorunlu göç hareketlerinin diğer devletleri istikrarsızlaştırmak amacıyla bir siyasi araç olarak kullanılması üzerinde ilk duran bilim adamlarındandır.  

Aslında yıllarca mülteci sorunlarına olayın insani yardım yönüne dikkat çekilerek hep büyük fotoğrafın görülmesi engellenmiştir ya da engellenmeye çalışılmıştır. Bu bir kasıtlı tutumdur. AKP’nin Suriye Göçü sırasında hep Ensar-Muhacir söylemi kullanması, büyük fotoğrafı saklama projesidir.   

 

 

Avrupa Birliği ülkeleri ve geri kabul Anlaşmaları

 

Avrupa Birliği süreci Türkiye’nin göç politikasında da baş aktör haline gelmiştir.

AB ile imzanın izinsiz ikamet eden kişilerin geri kabulüne ilişkin anlaşma yapılırken Türkiye’ye bunun karşılığında Avrupa Birliği üye ülkelere vizesiz giriş sözü verilmiştir. Ama hala bu gerçekleştirilmemiştir.

Geri kabul Anlaşması tarafların eşitliği ve karşılıklı hükümlerine dayanarak rağmen hem kaynak hem de transit ülke olan Türkiye tek başına Avrupa Birliği’nin 26 Ülkesi ile “asimetrik” bir antlaşma  yapmış olmakta ve tüm ülkeler için tampon görevi görmektedir.

İki tarafın kazanç elde etmek amacıyla giriştiği bu ilişkide AB’nin çok daha karlı çıktığı görülmektedir. Vaat edilen 3+3 milyar Euro tutarındaki paranın tamamının karşılanmadığı, Türkiye’de Suriyeliler dışında diğer ülkelerden gelen mültecilerin geri gönderilmesi nedeniyle bu Antlaşmanın tek taraflı olduğu sık sık Türk siyasetçileri tarafından dile getirilmiştir. 

Uzun lafın kısası anlaşma tamamen AB’nin tüzel kişilik kuruma yönelik bir adımdır. Türkiye’nin herhangi bir hakkının korunması de bir şey söz konusu değildir.

Yani para için tampon bölge olmayı kabul ediyoruz. Milli Ekonomi Modeli uygulanmasıyla ortaya çıkacak güçlü Türkiye fotoğrafında bu hiç düşünemez bile 

 

Türkiye’deki Suriyeliler konusu her geçen gün daha belirgin bir biçimde kalıcılığa doğru evirilmektedir. Zaten kitlesel güçlerin etrafında kalıcılık olduğu bilinen bir bilimsel gerçekliktir.

Mevcut kriz Türkiye toplumunu ekonomik sosyal siyasal psikoloji özellikle güvenlik yönleriyle doğrudan ilgilendirmektedir. Üstelik bu durum sadece birkaç yıllık değil, belki de birkaç 10 yıllık, hatta 100 yıllık bir sürece yayılacak gibi görünmektedir. “Geçicilik”, doğal olarak misafirlik üzerine bina edilen politikalar kalıcılığın bir türlü dillendirilmemesi ve fakat mevcut hükümetin arka planda kalıcı olmaları yönünde faaliyet göstermesi göçmenlerle yerli halk arasında uyum problemlerinin daha da artmasına yol açmıştır. 

Hemen parantez açalım 1951 Cenevre sözleşmesine coğrafi sınırlama uygulamasına hala ısrar eden sadece 4 ülke kalmıştır:

 

  • Türkiye
  • Kongo
  • Madagaskar
  •  

 

AKP göç politikası

Yeni Osmanlıcılık ve muhafazakar demokrasi ile kendilerine riayet edecek Müslüman tebaanın oluşturulmaya çalışılması, AKP kalıcı tabanının güçlendirilmesi için, ilerde Türkiye vatandaşı olacak Suriyelilerin kaynak olarak değerlendirileceği birçok çevre tarafından dillendirilmiştir.

 

İstanbul’da yaşayan Suriyelilerle yüz yüze yapılan görüşme şeklinde yapılan bir çalışmaya göre; 

Geçicilik: Suriyeliler, en hassas vakalar hariç ne üçüncü ülkelere yerleştirilebiliyor ne de Türkiye’de kalıcı statü sahibi olabiliyorlar. 

Ücretini karşılayabilenler geçici ikamet izinlerini yenileyebiliyorken, sistematik bir kalıcı hukuki statü gündemde değil 

Bu sürecin şeffaflıktan uzak olduğu, kimlerin hangi kriterlere göre vatandaş yapıldığının bilinmemesi, geride kalan 3,5 milyonu aşkın Suriyeli için bu tür bir vatandaşlık seçeneğinin olmayacağı altı çizilen konular arasında.         

Araştırmaya göre genç bekar erkeklerde eğilim: 

Kazandıklar para ile kira ödüyorlar, 

Suriyedeki ailelerine para gönderiyorlar ve ellerinde biriktirmeye çalışıyorlar. Çünkü o parayı kaçakçılara verip bir an önce Avrupa’ya gitmek istiyorlar. Orada eğitimlerine devam edebilecekleri, eğitimlerine uygun iş bulabilecekleri beklentileri çok yaygın. 

Kadınlar, yaşlılar, evli ve çocuklu erkekler ile ekonomik durumu iyi olanlarsa; İstanbul’da kalmayı veya Suriye’ye dönmeyi planladıklarını, başka bir yere göç etmeyi planlamadıklarını ifade ediyorlar. Yani göç aslında ZORUNLU GÖÇ DEĞİL. Tamamen ekonomik. 

Belirsizlik aidiyet duymalarını engelliyor. 

Şu ana kadar patlama olmamasının sebebi: Türkiye’de komşuluk ilişkileri, benzer hayat tarzları, inanç ve kültür benzerliği, Suriyelilerle Türkleri bir arada yaşayabilmesini sağlıyor. 

 

Araştırmalara göre; ekonomik nedenlerle göç edenlerin sayısının, toplam sığınmacıların yaklaşık üçte biri oranında olması dikkat çekiyor.

Türkiye’deki toplam sığınmacı sayısının kabaca 3.5-4 milyon arasında olduğu düşünüldüğünde, en az bir milyon Suriyeli, sadece ekonomik kaygılar nedeniyle Türkiye’de kalmayı tercih ediyor.

       

Göçmenlerin Suriye’de iken gelir düzeyleri:

AFAD’ın saha araştırmasında ortaya çıkan bir önemli nokta da sığınmacıların Suriye’deyken elde ettiği ortalama gelirin saptanması oldu.

Bu araştırma sonucunda sığınmacı hane halklarının yarıdan fazlasının Suriye’deyken 155 ABD doları veya daha az geliri olduğu ortaya çıktı.

Kamplarda yaşayan Suriyeli sığınmacıların sadece yüzde 21’inin ve kamp dışında yaşayanların yüzde 30’unun Suriye’deyken 231 ABD doları veya daha fazla gelir elde etmekte olduğu anlaşıldı.

Kilis özelinde yapılan başka araştırmayla da Suriyeli sığınmacılar içinden

105 katılımcıdan;

43’ünün 0-1000TL arası

29’unun 1000-1500TL arası,

6’sınında 1500- 2000 arası kazancı olduğu ortaya çıktı.

Katılımcılardan 27’sinin ise 2000 Tl yukarısı aylık gelir elde ettiği anlaşıldı. 

Yani sığınmacıların yüzde 59’u Türkiye’de iken; o dönemdeki asgari ücretin üzerinde aylık gelir elde ediyordu.

Aynı araştırmanın dikkat çeken başka sonuçları da vardı. Buna göre Kilis’te yerleşik Suriyeli sığınmacılarda, her aileden 1-3 kişi (yüzde 90.5) çalışıyordu, yani sığınmacılar arasında işsizlik sorunu yoktu. 

Sığınmacıların yüzde 60’ı iyi bir iş bulduğunda Türkiye’ye yerleşmeyi düşünüyordu.

Bu süreç içinde hükümet, konunun mali boyutunu çok fazla düşünmeden, belki de dünya tarihinde ilk kez, ülkelerinden başka bir ülkeye kaçan sığınmacılara, kendi halkının ortalamasından çok daha fazla eğitim, sağlık ve sosyal hak tanıyan yönetim olarak tarihe geçti.

 

Suriye göçünde iktidarın çok kullandığı bir söylemde ortak Suriyeliler ile ortak kültüre sahip olduğumuz yönündedir.

Prof. Dr. Murat Erdoğan başkanlığında yapılan araştırmaya göre:

Türk toplumuna ‘Suriyelilerle sizce kültürel olarak benzer miyiz?’ sorusu yöneltmiş.

2013 yılında : % 70 oranında, ‘benzer değiliz’ cevabı verilmiş. 2017’de yinelenen araştırmada bu oranın yüzde 80’e çıktığı görülmüş.

 

Göç ve sağlık

 

Türkiye’de 2012 yılında 349 kızamık Vakası görünmüşken 2013 yılında bu sayı 4172 olmuştur. Suriyeliler 2013 yılına kadar Türkiye giriş yaparken ülkelerinde yakalanmadıkları için Türkiye’de kızamık hastalığına yakalandıkları görülmüştür. İlerleyen zamanlarda hem Suriyeli sığınmacıları hem de Türkiye’de yaşanan ciddi sağlık sorunları beklemektedir. Bulaşıcı hastalıklar kronik hastalıklar gebe ve bebek izlenimlerinin tam yapılamaması, erken evlilikler ve gebelikler nedeniyle ölümler beklenmektedir. 

Suriye’den gelen sığınmacılara yönelik çocuk felci aşı kampanyası dışında herhangi bir koruyucu sağlık hizmeti tedbirine rastlanmamaktadır.

 

Covid-19 aşısı ve göçmenler

 

Sağlık göç hareketliliği sürecinde önemli bir faktördür.

Resmi rakamlar üzerinden gidersek Suriyeliler içinde 65-69 yaş grubunda olan kişi sayısı 30 bin 742. Biraz daha yukarı çıkalım: 70-74 yaş aralığındaki kişi sayısı 17 bin 579 iken 75 yaş ve üzerinde olanların sayısı da 21 bin 350. Peki, kovid-19 salgını karşısında risk grubu altında olduğu ifade edilen 65 yaş ve üstü mülteciler nasıl aşı olacak? Bu soru koca bir muamma. Çünkü şu ana kadar aşı konusunda mültecilere dair devlet katından gelen somut bir açıklama yok. 

Oysa Almanya’da planlanan aşı sıralamasında mülteciler 2’nci grupta. 

 

Göç ve Milli Ekonomi Modeli

Hani eskiden Anadolu’da imece usulü olurdu. İmece, daha çok köylerde, ailelerin kimi üretim etkinlikleriyle topluluğun kimi hizmetlerinin, köydeki bütün ailelerin ya da ailelerin çoğunun karşılıklı yardımlaşması yoluyla yapılmasıdır. Şimdi gelin bu “imece” usulünü tüm dünyaya uyarlayalım. Her toplumun kaabiliyetlerine ve yer altı kaynaklarına göre karşılıklı yardımlaşması, kendi kendine yeter halde yaşayabilmesi. Köydeki “imece” usulü tüm dünyada uyarlanma ne güzel olurdu değil mi?

Tabii bu mümkün mü?

El cevap: Şu anki dünya koşullarına göre değil dünyada köylerde bile böyle bir şey sağlamak imkansız. İmece sadece hikayelerde kaldı.

Tavşan kaç tazı tut

Mülteci hareketlerinin Siyasi kriz veya çevresel felaketler gibi birden ortaya çıkan ve öngörülemez hareketler olduğu varsayımı zorunlu göçe ilişkin kurumsallaştırma çalışmalarını olumsuz etkilemiştir. Mülteci hareketlerini küresel ekonomideki gelişme ve yönetimlerden devletlerin egemenlik ve çıkar çatışmalarından, dolayısıyla uluslararası siyasetten yalıtılmış bir şekilde ele almak mümkün değildir. Büyük güçlerin mücadeleleri çok uluslu şirketlerin çatışan çıkarları ya da kalkınma sorunlarıyla ile bağlantılı olabilmektedir. Bu nedenle gönüllü ya da zorunlu göçe neden olan ekonomik ve siyasi etmenleri birbirinden ayırmak da güçleşmektedir.

Küresel göçler müdahale etmese kitlesel göçler zaten olmaz. Burada küreselleşme ile “Tavşan Kaç tazı Tut” oyunu oynanmaktadır. Çözüm bataklığı kurutmaktır. 

Çözüm Rusya örneğinde olduğu gibidir. Bir ara ekonomik sıkıntılar nedeniyle fuhuş için Rusya’dan Karadeniz’e Türkiye’ye gelen nataşalar ile ünlenen Rusya,  Profesör Doktor Haydar Baş Hocamıza ait milli ekonomi modelini uygulamaya başladıktan sonra Lider ülke statüsüne gelmiş, böylece Rusya dışarı göç veren bir ülke olmaktan çıkmıştır.  

 

 

Ekonomik kaynaklı göçlere farklı bakış açısı

 

Gelişmiş dünyanın kapitalist piyasa sisteminin çevre ülkelerine girişi uluslararası göç akımını harekete geçiren doğal bir süreçtir. Uluslararası işgücü akımı uluslararası mallar ve sermayenin akımını izlemektedir, ancak ters yönde. Kapitalist ekonomiler kendi sınırlarının ötesinde yatırımları korumak için gerektiğinde siyasal ve askeri müdahaleler yaparlar. Bu tür müdahaleler başarısızlığa uğradığında, bu kez merkez ülkelere yönelen sığınmacı akınlarına yol açmaktadır.

Son yıllarda ideolojik ve kültürel yapılar Merkez devletlerin medyası tarafından yayınlanan programlar ve reklam kampanyaları ile oluşturulmaktadır. Mesleki hizmetler ve yüksek teknolojinin yoğunlaştığı merkez beldeler hep göçte cazibe merkezi olmuşlardır.

Örneğin bir Finans uzmanının hedefi IMF ve Dünya Bankasında çalışmak, bir hukukçunun hedefi çoğu kez Avrupa İnsan Hakları ya da Birleşmiş Milletler’de çalışmak olması gibi.

Yani kültür, dil ve dünyada geçerli parası olan bir ülkede daha iyi koşullarda yaşamak isteği, yani göç aslında sömürgeciliğin yeni versiyonudur. İnsanların özellikle yetişmiş insanların sömürülmesidir.

Bu yazıyı kaleme alırken dikkatimi çeken, Almanya’da hekimlik yapmak isteyen hekimler için sosyal medyaya verilen ilan, yetişmiş insan gücünü transfer etmek, yani sömürmek değildir de, nedir?

Milli ekonomi modeli ile Milli paranın devreye girmesi ile artık göç bir zorunluk değil, isteğe bağlı hale gelecektir. Birçok bilim çevrelerine göre göç olgusu yabancı sermayenin gelişmekte olan ülkelerde yaptığı yatırım ve bunun neden olduğu sarsıntılardan ileri gelmektedir.

Uluslararası Çalışma örgütünün raporuna göre göç ile ilgili tanıtım kampanyası ve yurt dışına giden işçilerin etrafa yaydıkları fikirler birçok yabancı kökenli malı değişik çevrelere tanıtmaktadır. Bu yaygınlaşan yeni bilgiler yerli mallara karşı bir önemsemezlik ve yabancı mallara karşı yükselen değer yargıları türetmektedir.

Yani dış göç veren ülkeler, bir anda göç alan ülkenin pazarı haline gelmektedir.

 

Köyden Kente Göç

İkinci dünya harbinden sonra göçler köyden kente şeklinde gerçekleşmeye başlamıştır. Tarım ile uğraşanların geçim sıkıntıları bunda en büyük etken olmuştur. Darlığın aslında arazi ile nüfus arasındaki geleneksel, tarihsel dengenin bozulmasından ileri geldiğini görüyoruz. Birdenbire büyük nüfus patlaması olmuş, arazi o nüfusu besleyemez hale gelmiştir. Bu sürecin esas sebebi kapitalizmin dünyayı etkisi altına almasıdır. Pazar ekonomisinin dünyaya yayılması büyük etkendir. Kapitalizmin etkisiyle paranın biriktiği Batı Avrupa’nın pazar ihtiyaçlarına göre üretimin düzenlenmesi pazar ekonomisinin esasını oluşturur. 

Amerikan iç harbi öncesi İngiltere ve Fransa’nın mısır, pamuk vb. ihtiyaçları Amerika’dan sağlanmakta idi. Savaş dolayısıyla bu mahsullerin Avrupa’ya gelememesi sonucu İngiltere farklı bölgelerden mısır temin etmek zorunda kalmıştır. Bu yerlerden birisi de Türkiye olmuştur. Bu durum birden bire güneyde Tokat’a kadar bütün Karadeniz’de mısır ekiminin birdenbire önem kazanmasına sebep olmuştur. Ormanlar kesilmiş mısır ekilmiştir. Böylece Karadenizliler, 300-400 yıllık eski tarihsel uğraşlarını terk etmiştir. 45 yıl sürmüş ve bölge büyük bir gelir sağlamıştır. Ne var ki Amerikan iç harbi bitip de oradan ihracat başlayınca, Avrupa Türkiye’den mısır almamaya başlamıştır. O zaman üretim birden lüzumsuz hale gelmiş köylü tarım ürününü satamaz olmuştur. Karadenizin o yıllarda en çok veren bölge olmasının bir sebebi bu durum olup, diğer sebebi de deniz ile İstanbul’a rahat ulaşımı olmasındandır.

Şehirlerde yüksek gelir düzeyine sahip olanların gelirleri arttıkça hizmetçi, aşçı gibi hizmet görecek kimselere de ihtiyaç artmıştır. Her zaman endüstrileşen şehirlerde, en ucuz iş kolu temin edecek kaynaklar aranmıştır. İşte gecekondular şehirlerde bu vazifeyi görmektedir.

Şehir nüfusları arttıkça, insanların yaşamlarını sağlamak için yeni hizmet ağırlıklı iş alanları gündeme gelmiştir. 

İç ve dış göçler, farklı kültür ve sosyal kesimlerin şehirlerde bir araya gelmesine neden olurken, bir yandan da altyapı ihtiyacının artmasına, gelir eşitsizliklerine, güvenlik ve sosyal uyum sorunlarına yol açmakta, şehirlerde sosyal ve mekânsal ayrışma riskini beraberinde getirmektedir.

Şehirlerde ekonomik etkinliği sağlamak, altyapı ve hizmet kalitesini artırmak, çevresel maliyetleri azaltmak amacıyla yapılan yatırım ve düzenlemeler, katma değeri yüksek yeni sektörlerin gelişmesine imkân vermektedir. Bu gelişme, şehirleşme sürecini büyüme ve kalkınma politikalarıyla bütünleştirebilen ülkeler için önemli fırsatlar sunmaktadır. Diğer taraftan, sermaye fazlasının yüksek ve spekülatif kâr güdüsüyle şehirleşme sürecine paralel olarak büyüyen gayrimenkul sektörleri ile türev araçlarına yönelmesi ve buna bağlı oluşan suni fiyat artışları, finansal krizlerin temel nedenleri arasında bulunmakta ve risk oluşturmaktadır.  Devam eden şehirleşme süreci Türkiye açısından yukarıda ifade edilen fırsat ve riskleri daha belirgin hale getirmektedir. Şehirleşme sürecinin, şehirleri daha rekabetçi, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir niteliğe kavuşturacak biçimde yönetilmesi, ülkemizin kalkınma hedeflerine ulaşmasına önemli katkı sağlayabilecektir. Kırdan kente göç dinamikleri yavaşlamakla birlikte devam etmektedir. Bu dinamiğin temelinde, kırsal kesimin kentsel iş imkânlarına ve yaşam şartlarına erişme isteği bulunmaktadır. Göçle gelen çoğu düşük vasıflı nüfusun, şehirlerde sosyal yaşam ve işgücü piyasalarına uyum zorlukları; şehirlerde işsizlik, gelir farkları, kayıt dışılık gibi sorunlara neden olmaktadır. Kırsal kesimde, tarım sektörünün gelişmesinin yanında, gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi önemini korumaktadır.

Küreselleşme homojen dayatmacı, buyurgan mekanlar yaratmıştır. Homojen bir kültür muhalefeti ile genel geçer davranış kalıplarına mahkum edilmek isteniyoruz. Adeta tek tip insan modeline doğru klonlanıyoruz.   

Küçük beldelerde küçük kentlerde yerel zanaatlar korunmalı tat yerel tatlar ve sanatlar sadece eskilerin hatırlaya bileceği kavramlar olmaktan çıkarılmalı genç kuşaklar tarafından yaşatılacak projeler geliştirilmelidir. 

Bu amaçla yerel ürünleri satan işletmeler desteklenmeli kent dokusu korunmalı, eski yapılar restore edilmelidir. El sanatları korunmalı ve teşvik edilmeli organik ürünlerin üretilmesi ve tüketiminin arttırılması teşvik edilmeli kentler geleneksel yapılarını korumalıdır. 

Çözüm sübvanse teknolojiyi köye götürme, dar bölge geniş kalkınma modeli ve köylüye pazar bulma garantisidir. 

Köyden kente göç deyince bir insanı bir kentten çıkarmak kolaydır ama bir kenti bir insandan çıkarıp atmak kolay değildir.  

Yıl        Kent nüfus oranı   Köy nüfus oranı 

1950  % 75  –  % 25

2000 % 35  –   % 65 

2020 % 7   –  % 93 

İstanbul : 

1950: 1 milyonun altında. 2021: 15.634.257  

Öncelikli olarak insanların yaşadıkları mevcut düzenlerinin iyileştirilmesi ile mecburen yer değiştirmek zorunda kalmalarının önüne geçilmelidir. Bu da Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet Uygulamaları ile mümkündür. 

 

İcmal Göçü

İnsanlığın kaderi göçle iç içedir aslında…

Hem de olmazsa olmazıdır…

Ruhlar aleminden dünyaya göç olmasaydı yüce Allah’ın bilinmek istemesi gerçekleşir miydi?..

Hicretle göçmeseydi yüce Resul Medine’ye, Kutlu mesaj bize ulaşır mıydı?

Ahirete göç olmasaydı zaman mekân delinip Allah’a vuslat olur muydu?

Öteki dünyaya göçmek olmasaydı Ölümle düğün arasındaki ilişki çözülebilir miydi?

“İcmal göçü” olmasaydı bugün kandiller gibi etrafını aydınlatan; “Benim yıkılmaz kalem diye taltif ettiği bu gençlik; merkezinden insan olan İman ve İnsan davası dünyayı aydınlatır mıydı?

İcmal göçü deyince burada biraz durmak lazım değerli dostlar!

Prof. Dr. Haydar Baş hocamız seksenli yıllarda ölçüsünü kaybetmiş bir nesil oluştuğunu bu sayede geleceğimizin tehlike altında olduğunu, bu gidişe dur denmediği taktirde milli ve dini bütünlüğümüzün bozulması sebebiyle bölünme parçalanma sürecine girebileceğimizi tespit ediyor.

Yakın arkadaşlarını etrafına toplayıp merkezinde insan olan İman ve İnsan davasını güden bir gençliğe olan ihtiyacı dile getiriyor. Kendisine gönül veren dostlarıyla İcmal dergisiyle yola çıkılıyor ve yakılan ilim irfan meşalesinin farklı memleketlere taşınmasını istiyor.

Nice yüksek okul mezunu delikanlılar elinde “İcmal Meşalesi” olduğu halde evini barkını terk edip göçüyor. İşte bu göç sayesinde çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar hocamızın mana yüklü fikirleri dilden dile gönülden gönüle yayılıyor.

İcmal göçü sayesinde bugün dünya aydınlanıyor…  

Hz. Mevlana’nın göç sırrı da böylece tecelli ediyor:

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Şimdi bizlerde dostların gittiği dost meclisine göçümüzü bekliyoruz. Ki o göç ne güzel!..

 

 

BTP Göç politikası

 

Öncelikle göç politikası Milli olmalıdır.

  • Başarılı bir Türkiye için etkin bir göç stratejinin, tarihsel ve sosyolojik referansları dikkate alınması gerekir. Bu itibarla toplumsal tarih ve güncel göç dönemlerinin etkileri iyi analiz edilmelidir. Bu amaçla Üniversiteler “göç” konulu araştırmalar için teşvik edilmelidir.  
  • Üniversitelerle işbirliği yapılmalı göç araştırma birimleri kurulmalıdır.  
  • Beslendiğimiz Türk-İslam medeniyetinin niteliklerine uygun ve karşı karşıya kalınabilecek pratik zorluklarla ilişkili olarak belirlenmelidir. 
  • İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı (AFAD) gibi çok sayıda resmi aktör varlığı, yetki karmaşasına yol açmaktadır. Göç Bakanlığı kurulup, bu kurumların göç ile ilgili uygulamaları tek merkezden yönetilmelidir. 
  • Yönetilebilir düzeye kadar göçe izin verilmelidir. 
  • Kayıtlı olmalı, göç yönlendirilebilmeli, “geçici koruma statüsü” iptal edilmelidir.
  • Terörle, insan ticareti ve insan kaçakçılığı ile mücadeleyi ödünsüz sürdürmeli, sığınmacıların tümünü bu bağlamda potansiyel suçlu gibi görmekten kaçınmalıdır.
  • Göçlerin aktüel etkilerinin yol açtığı krizler iyi yönetilmediği için büyük sorunların yaşanması kaçınılmaz olmuştur. O nedenle etkin işlevsel bir göç politikası ve projelerine büyük bir ihtiyaç vardır.
  • Göçe yönelik oluşturulacak politikaların uzun dönemli, tutarlı, kapsamlı, ayrıntılı ve şeffaf olmalıdır. 
  • Güvenilir ve şeffaf veriler ile “bütüncül devlet” yaklaşımı kullanarak göç politikası oluşturulmalıdır.
  • Göçün güvenli düzenli, insan onuruna yakışır bir şekilde gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
  • Göçmen hakları ve insan hakları korunmalıdır. 
  • İnsanların evlerini terk etmelerine neden olan itici faktörleri değiştirmeliyiz: 
    • Politik baskılar
    • Ekonomik fırsatların yokluğu
    • Düşük gelir,
    • Düşük hayat standardı
  • Nitelikli insan göçü çekebilmek, ya da kendi nitelikli insanlarımızı kaybetmemek için cezbedici projeler geliştirilmelidir. Uğur Şahinler Aziz Sancarlar Türkiye’de kalmalıdır.  
    • Politik haklar,
    • Ekonomik fırsatlar sağlanmalıdır
  • Hükümetler göç hareketlerini sadece işgücü piyasasını etkileyecek politikalarla değil, aynı zamanda sermaye ve sigorta piyasaları biçimlendirmek suretiyle de etkileyebilirler. 
  • Verilecek vatandaşlık maaşı uygulaması ile ekonomik nedenle zorunlu göçler tamamen ortadan kalkacaktır.
    • Gelir dağılımını etkileyen hükümet politikaları ve yeni ekonomik yapılar bir kısmı hanelerin göreli yoksulluk anlayışları etkileyerek onların göç etme dileklerini değiştirebilir. Temel ihtiyaçları sağlayacak vatandaşlık maaşı ve 10.000 TL asgari ücret bu sorunu tamamen ortadan kaldıracaktır.  
  • Tüm vatandaşların, eşit olarak devlet imkanlarından faydalanması sağlanmalıdır.
  • Uluslararası kurumlarla koordinasyon hem Türkiye’nin yükünü azaltacak hem sığınmacıların yaşamı iyileşecektir.
  • Göç edenlerin hukuki statüleri belirlenmeli, göçmenlerin mağdur olmamaları için devletlerin yapması gerekenler, ortaya net olarak konulmalı.
  • Göç ile ilgili karar alırken kaynak ülkenin,  hedef ülkenin ve göç edenlerin hakları aynı anda korunmalı.   
  • Göç olgusuna ilişkin yaptırımlar belirlenmelidir. 
  • Mülteci haklarının düzenlendiği 1951 tarihli Cenevre sözleşmesi ile 1967 protokolünün 21. Yy a uyarlanması ve iç mevzuat çerçevesinde yeniden ele alınması zorunludur. 
  • Kaynak ülkelerdeki ekonomik büyümenin sağlanması, yoksulluğun ortadan kaldırılması desteklenmeli ve bu ülkelerde merkezi yöneticilerle iyi ilişkiler içinde olunmalıdır.
  • Sürdürülebilir kalkınmaya yönelik uzun vadeli politikalar oluşturulmalıdır. 
  • Göç yönetiminde odak noktası “ulusal güvenlik” üzerine kurulmalıdır. Göç yönetiminin sınırın ötesinde yapılması gerekir. Yani dış politika ve diğer ülkeler ile diyalog esastır. 
  • AB müktesebatına uygun göç politikalarından vazgeçilmelidir.
  • Yurtdışında yaşayan göçmenlerin izin hakları korunmalı yakından takip edilmeli, insanca muamele gördüklerine emin olunmalı, soydaşlarımız arkalarında Türk hükümetinin olduğu onlara hissettirilmelidir (Milli görüşün camilerinde “Siz hala Alman vatandaşı olmadınız mı?” şeklinde afişler asması yurtdışındaki vatandaşlarımızın kendi kaderlerine bırakılmasının bir göstergesidir aslında).
  • Kendisini tanımayan başkasıyla kaynaşamaz. Ya başkasında yok olur ya da otistik bir hal alır. Kültürünü değerlerini tanımayan bilmeyen başka kültürlere değerlere entegre olamaz. Ya asimile olur ya da bir getto kültürü oluşturur. Dolayısıyla yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarımızın özbenlik ve kültürlerini korumaları için Türkiye Cumhuriyeti’nin tedbirler alması gerekir. 
  • Göçe kaynak oluşturan ülkelere milli ekonomi modeli çerçevesinde Kalkınma yardımları yapılmalıdır. 
  • Dış politikada güçlü bölgede söz sahibi Türkiye bölge barışının sağlanmasında ve okyanus ötesi güçlerin bulunduğumuz bölge üzerine strateji geliştirmesine engel olacaktır. 
  • Ülkemizde Milli Ekonomi Modelinin uygulanmaya başlamasından sonra ortaya çıkacak işgücü ihtiyacı için tabii ki göçmen kabulü olacaktır. Göçmen kabulünde bölgelerde demografik yapıların bozulmamasına özen gösterilecektir. Göçmenler ülkemizin geleceği noktasında kötü emelleri olan ülkelerden tercih edilmemeli, öncelik geçmiş kültürel birlikteliğimiz olan ülkelerden tercih edilmelidir ve bu kişiler için aktif uyum programları düzenlenerek ülkemize aidiyetleri sağlanmalıdır. Aidiyet için ortak hedefler belirlenmesi esastır. Bu kişilerin insan hakları korunacak, sömürülmeyecektir. 
  • Göç politikalarının Uluslar Arası boyutta ele alınması zorunludur.
  • Göçmenler çağdaş endüstri sonrası ekonomilerin yapısının asli bir öğesi sayılırlar. Göçmen alanındaki isteği değiştirmek için dünya ekonomisi yapısında temel değişiklikler gerektirmektedir. Bu da ancak BTP’ye ait Milli Ekonomi Modelinin uygulanması ile sağlanabilir. 
  • Günübirlik değil tarihe yön verecek projeler geliştirilmelidir. 
  • Suriyeli sığınmacılarla ilgili olarak açık kapı politikasının son verilmeli, geçici koruma statüsündeki Suriyelilere vatandaşlık verilmesi uygulamasına son verilmeli, kayıtsız mülteciler kayıt altına alınmalı, mültecilerin geri gönderilmesi için Şam yönetimi ile birlikte hareket edilmelidir.

 

Ulus Ötesi topluluklar ve topraksız devlet kavramı (Sanal Göçler)

Kültürel globalleşme ile birlikte 

  1. Etno-mekan
  2. Tekno-mekan 
  3. Finans-mekan 
  4. Medya-mekan 
  5. Fikri-mekan gibi alanlar ortaya çıkmıştır. 

 

Arjun Appadurai’ nin resmettiği bu mekanların etkileşimi beraberinde “deterritorialization “u (topraksızlaşma) yı doğurmaktadır Bu durumun bir adım ötesi Global sanallaşma olup toplulukların siber alanda ilişkiye girmelidir (cyberspace).

Aslında eşitlik adına ortaya çıkan Ulus Ötesi toplulukların yani ulus-ötesi ulusçuluk süreci beraberinde aşırı ulusçuluğu getirmektedir. İnsanlar fiziksel mekan olarak yan yana yaşasalar da oluşturdukları sanal mekanlarda ayrı dünyaların insanları haline gelmektedir. Bu da kutuplaşmalara yol açmaktadır. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra Avrupa ve ABD’de belli uluslara ve dinlere mensup kişilere karşı gösterilen hoşgörüsüzlük ve insan hakları ile bağdaşmayan tutumlar bu sürecin bir tezahürü sayılabilir. 

Bu yaklaşım toplumlarda “ötekileştirme” olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu yaklaşım insanlara farklı mekanlarda farklı kişilik ve karakter gösterme zorunluluğu doğurmuştur. Bu da birçok psikiyatri psikoloji kişilik bozukluklarına da yani mutsuzluklara da yol açmaktadır. Aynı toprakta yaşayan insanlarda bu sanal alanalar nedeniyle farklılıklar ön plana çıkacak, tartışmalar artacak, böylece globalizmin istediği noktaları daha rahat manipüle edebilir hale gelecektir.  

 

SONUÇ: 

İnsanlık yeni umutlar inşa ettikçe ve uzaya yolculuk hayal olmaktan çıkıp yakın bir gelecekte gerçekleşme durumu düşünülürse bitmeyen göçün yeni türleri karşımıza çıkacaktır. Bunların içinde en yakın olanı sürdürülebilir kalkınma modeli ne uymayıp, doğa kaynaklarını hunharca gasp eden ülkelerdeki doyumsuz aç nüfusların, yeni topraklar aramaya kalkışmaları olacaktır. Böylece bir yandan terör ve korku kanlı savaşlar öte yandan doğaya karşı eli kolu bağlı olan insanın acı kaderi bir kere daha ortaya çıkacaktır. 


Gelecek günler veya yıllarda dünyamızda bilimsel araştırma ve uygulamalar farklı kimliklere sahip insanlar tarafından veya onlar ile yarışan makineler tarafından çıkarılacaktır. Genetik alanında son yıllarda elde edilen yeni bilgiler yiyeceklerimizin içeriğini değiştirdiği gibi yakın bir gelecekte belki insanların da genetik yapılarına müdahale etmeye başlayacak: 

  1. Normal insanlar 
  2. Daha doğmadan genlerine müdahale edilmiş insan türleri 
  3. Bedenleri “mekanik ve dijital parçalar” takılarak güçlendirilmiş insanlar-Syborg’lar
  4. Robotlar. 

 

Bunların karşılıklı ilişkileri ve iş imkânlarındaki köklü değişiklikler keskin mücadele ve kitlesel göçlere yol açabilir. 

Yeni göç dalgalarına karşı ancak eğitimli, bilimsel düşünce yeteneğine sahip, ufuk sahibi, fütürist akımlar hakkında yorum yapabilen genç kuşaklar gereken önlemleri alabilir. Bu özelliklerin hepsine sahip, bir o kadar da kültürümüze, benliğimize, milli ve manevi değerlerimize hakim genç Genel Başkanımız Hüseyin Baş ve Ebedi Genel Başkanımız Prof. Dr. Haydar Baş ‘ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli Sosyal Devlet -Sosyal Millet anlayışının uygulamaları ile ancak edilgen değil etken bir rol alırız.  

Kaynaklar

 

  1. Türkiye’deki Suriyeliler Toplumsal Kabul ve Uyum Dr. M. Murat Erdoğan İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ Yayın Tarihi: 03.2018, ISBN:           9786053993698
  2. Suriyeli Göçü Bahadır Selim Dilek KRİPTO BASIN YAYIN Yayın Tarihi:    02.2018 ISBN:    9786054991754
  3. Yerel Ulusal ve Küresel Boyutlarıyla Göç ve Mülteci Sorunu ÇİZGİ KİTABEVİ Editor: Yakup Bulut, Dr. Öğr. Üyesi Soner Akın, Yayın Tarihi:     12.2020, ISBN:               9786051965154
  4. Göç ve Kültür Prof. Dr. İsmail Doğan BİLGE KÜLTÜR SANAT Yayın Tarihi:               11.2018, ISBN:           9786057931047
  5. Etnik Yapılanma ve Göçler Osmanlı’dan Günümüze Prof. Dr. Kemal H. Karpat TİMAŞ YAYINLARI Yayın Tarihi: 10.2019, ISBN:           9786051142869
  6. Göçmenler ve Mülteciler Travma, Sürekli Yas, Önyargı ve Sınır Psikolojisi Vamık D. Volkan PUSULA YAYINEVİ Yayın Tarihi:               01.2017, ISBN:               9786054912322
  7. Bitmeyen Göç – Konuk İşçilikten Ulus – Ötesi Yurttaşlığa İstanbul Bilgi Üniv.Yayınları Baskı Yılı: 2006, ISBN: 9789756857472
  8. Türkiye’deki Suriyeliler, Mahmut Kaya Hiperlink Yayınevi, Baskı Yılı: 2017 ISBN: 9786052015681
  9. Türkiye’ye Uluslararası Göçler ve Türkiye’nin Göç Politikası, İbrahim Yıldız, Kırmızı Çatı Yayınevi, Baskı Yılı: 2018, ISBN: 9789752486263
  10. Uluslararası İlişkilerde Göç, Kolektif yazarlar, Der Yayınları, Baskı Yılı: 2018, ISBN: 9789753535373
  11. Türkiye’nin Göç Tarihi, Kolektif yazarlar, TİAV Yayınları, Baskı Yılı: 2019, ISBN: 9786053996971
  12. Uluslararası Göç ve Mülteci Krizi, Gözde Doğan, Der Yayınları, Baskı Yılı: 2019, ISBN: 9789753535519
  13. Göç Dalgası-Suriye Türkiye’ye Girdi, Mustafa Balbay, Cumhuriyet Kitapları Yayınevi, Baskı Yılı: 2019, ISBN: 9786051400693
  14. Hoş Geldin Atatürk , Prof. Dr. Haydar Baş, İcmal Yayınları, Baskı Yılı: 2018 ISBN: 9789757081463
  15. Tefsir Caferi….
  16. Rahmeten Li’l-Alemin Hz.Muhammed (Saa) 2 CİLT, Prof. Dr. Haydar Baş İcmal Yayınları, 1994 ISBN:9789757081012
  17. Tehditler
  18. Niçin Türkiye, Prof. Dr. Haydar Baş, İcmal Yayınları Baskı Yılı: 2005 , ISBN:  
  19. BTP Parti Programı

 

Benzer Yazılar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi