Gençleri Yalnızlıktan Nasıl Kurtarırız? Yüklenme tarihi 3 Ağustos 20261 Ağustos 2026 Yükleyen Ali Bestami Kepekçi Kalabalıklar büyüyor, iletişim araçları çoğalıyor; fakat gençler kendilerini giderek daha yalnız hissediyor. “OECD Ülkelerinde Sosyal Bağlar ve Yalnızlık” raporu, bu çelişkiyi çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Gençler hâlâ toplumun en fazla iletişim kuran kesimi. Avrupa’daki 23 OECD ülkesinde 16–24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 34’ü arkadaşlarıyla her gün yüz yüze görüşüyor. Yüzde 64’ü ise arkadaşlarıyla her gün telefon veya internet üzerinden iletişim kuruyor. Ancak iletişimin sıklığı, kurulan ilişkinin güçlü olduğu anlamına gelmiyor. OECD’ye göre 2018–2022 döneminde yalnızlık hissindeki en belirgin artış 16–24 yaş grubunda görüldü. Gençlerin ilişkilerinden duyduğu memnuniyet azaldı, algıladıkları sosyal destek zayıfladı ve yüz yüze görüşme sıklığı geriledi. Üstelik bu bozulmanın önemli bir bölümü genç erkeklerden kaynaklandı. Sorunun tek nedeni sosyal medya değil. Aile bağlarının zayıflaması, pandemi döneminde kesintiye uğrayan sosyal gelişim, ekonomik güvencesizlik, işsizlik, eğitim sistemindeki yoğun rekabet ve gençlerin kendilerini ait hissedebilecekleri ortak alanların azalması birlikte değerlendirilmelidir. O hâlde gençlerin yalnızlığına karşı çözüm de tek yönlü olamaz. Gençlere bir ideal verilmeli İnsan yalnızca çevresinde kimse olmadığı için yalnızlaşmaz. Hayatında uğruna çalışacağı bir amaç, kendisini ait hissedeceği bir topluluk ve geleceğe ilişkin bir ümidi kalmadığında da yalnızlaşır. Prof. Dr. Haydar Baş, yıllar önce gençlik meselesini şu cümleyle özetlemişti: “Gençliğini milletinin yararına kazanmamış bir devletin payidar olması mümkün değildir.” Bu söz, gençleri korunması gereken pasif bir topluluk olarak değil, milletin geleceğini kuracak asli unsur olarak gören bir anlayışın ifadesidir. Gençleri yalnızlıktan kurtarmak, onları sadece kalabalıkların içine sokmak değildir. Asıl mesele, gence kendisinin değerli ve gerekli olduğunu hissettirmektir. Genç, ailesinin, milletinin ve ülkesinin geleceğinde bir sorumluluğu bulunduğunu görebilmelidir. Prof. Dr. Haydar Baş’ın gençlik çalışmalarındaki yöntem de buydu. Gençleri yalnızca dinleyen insanlar olarak değil; eğitim alan, sorumluluk üstlenen, sahada çalışan ve çözüm üreten bireyler olarak yetiştiriyordu. 2017 yılında gençlerle yaptığı bir konuşmada, siyasi projelerini masa başında hazırlamadığını; tarımdan hayvancılığa, madencilikten eğitime kadar toplumun meselelerini yerinde inceleyerek oluşturduğunu anlatıyordu. Bugün de gençlerin bir araya getirileceği çalışmalar yalnızca eğlenceye dayanmamalıdır. Gençler sosyal sorumluluk projelerinde, gönüllülük faaliyetlerinde, bilimsel çalışmalarda, kültürel etkinliklerde ve ülkenin meselelerine çözüm arayan platformlarda görev almalıdır. Gençler artık figüran değil, başrol olmalıdır. Çünkü gençler bu ülkenin misafiri değil, ev sahibidir. Eğitim önce insan yetiştirmeli Prof. Dr. Haydar Baş’ın eğitim anlayışında amaç yalnızca sınav kazanan, diploma alan veya belirli bir mesleği yapabilen bireyler yetiştirmek değildir. Onun ifadesiyle: “Eğitim öğretimde asıl maksat insan kimliğini yetiştirmektir.” Bugünkü eğitim sistemi gençleri sürekli yarıştırıyor. Aynı sınıftaki öğrenciler arkadaş olmaktan önce rakip hâline geliyor. Başarı yalnızca sınav puanı, diploma, meslek ve gelir üzerinden tanımlanıyor. Bu yarışın dışında kalan genç ise kendisini başarısız ve değersiz hissedebiliyor. Oysa okul, yalnızca ders anlatılan bir bina değildir. Çocuğun ve gencin ailesinden sonra kendisini ait hissettiği en önemli sosyal çevredir. Öğretmen de yalnızca bilgiyi aktaran kişi değil; öğrencinin rehberi, rol modeli ve gerektiğinde dert ortağıdır. Öğretmen–öğrenci ilişkileri üzerine yapılan kültürler arası bir meta-analiz, bu ilişkinin niteliği ile çocuk ve ergenlerin yalnızlığı arasında anlamlı bir bağlantı bulunduğunu gösteriyor. Bu bulgu tek başına nedenselliği kanıtlamasa da okul aidiyetinin ve güçlü öğretmen ilişkisinin önemini destekliyor. Okullarda akademik başarının yanında ahlak eğitimi, millî ve manevi değerler, sanat, spor, gönüllülük ve toplumsal hizmet çalışmalarına da yer verilmelidir. Genç yalnızca meslek sahibi değil, şahsiyet ve sorumluluk sahibi olarak yetiştirilmelidir. Aile ve mahalle yeniden devreye girmeli Gençlerin yalnızlığı sağlık sisteminin, okulun veya ailenin tek başına çözebileceği bir mesele değildir. Aileler, eğitim kurumları, üniversiteler, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları birlikte hareket etmelidir. Aile, gencin ilk aidiyet alanıdır. Fakat aile bağlarını güçlendirmek, yalnızca gençlere nasihat etmekle mümkün değildir. Anne ve babanın çocuğuna zaman ayırabilmesi, aile büyüklerinin gençlerle ilişki kurması ve evin ortak yaşam alanı olmaktan çıkıp herkesin farklı bir ekrana baktığı bir yere dönüşmesinin önlenmesi gerekir. Dede, nine, öğretmen, hoca ve mahalledeki güvenilir büyükler yeniden gençlerin hayatında yer almalıdır. Örf, âdet, gelenek ve görenek yalnızca geçmişten kalan alışkanlıklar değildir. Bunlar aynı zamanda insanı bir aileye, mahalleye ve millete bağlayan sosyal yapılardır. Yerel yönetimler de gençlerin ücretsiz veya düşük maliyetle ulaşabileceği kütüphaneler, spor alanları, sanat atölyeleri ve gençlik merkezleri açmalıdır. Ancak bu yerler gençlerin sadece aynı salonda bulunduğu değil, birlikte ürettiği ve sorumluluk aldığı merkezler olmalıdır. Bilimsel literatürde “sosyal reçete” adı verilen yaklaşım da insanları spor, sanat, gönüllülük ve toplum faaliyetlerine yönlendirmeyi amaçlıyor. Ancak 51 çalışmayı inceleyen bir sistematik derlemede yalnızca bir hakemli randomize kontrollü çalışma bulunması, bu yöntemin umut verici olmakla birlikte kanıt temelinin henüz sınırlı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yapılan her etkinliği başarılı saymak yerine, gençlerin yalnızlık, aidiyet ve yaşam memnuniyeti üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Ekonomik bağımsızlık sağlanmalı Gençlerin yalnızlığını ekonomik şartlardan bağımsız değerlendiremeyiz. İş bulamayan, emeğinin karşılığını alamayan, ailesinden ayrı bir hayat kuramayan ve geleceğini sürekli ertelemek zorunda kalan genç zamanla toplumdan uzaklaşır. Arkadaşlarıyla buluşmanın, spor yapmanın veya kültürel etkinliklere katılmanın bile ekonomik bir karşılığı vardır. OECD verilerine göre işsizler ve en düşük gelir grubundakiler, genel nüfusa kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla yalnızlık bildiriyor. İşsizlik yalnızca maaş kaybı değildir. Gündelik düzenin, sosyal çevrenin, üretmenin ve kendisini topluma faydalı hissetmenin de kaybıdır. Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nde devletin görevi yalnızca ekonomiyi büyütmek değil, vatandaşın insanca yaşamasını sağlamaktır. Gençlere iş imkânı sunulması, üretimin desteklenmesi, vatandaşlık maaşı ve aileyi koruyan sosyal devlet projeleri bu anlayışın parçalarıdır. Geleceğe dair ümidi kalmamış bir gence sadece “sosyalleş” demek çözüm değildir. Önce onun eğitim, iş, barınma ve geçim güvencesi sağlanmalıdır. Gençleri yalnızlıktan kurtarmanın yolu, onları yapay kalabalıklara sürüklemek değil; ailede sevilen, okulda değer verilen, üretimde yer alan ve ülkenin geleceğinde söz sahibi olan insanlar hâline getirmektir. Mesele gençlere yeni bir uygulama veya geçici bir etkinlik sunmak değildir. Mesele onlara bir aile, bir çevre, bir ideal ve uğrunda mücadele edecekleri bir gelecek vermektir. Benzer Yazılar Kırlangıcın hikayesi Yankı Gece ile Gündüzü Nasıl Ayırt Ederiz? Oruçla? HEMEN PAYLAŞFacebookPinterestTwitterLinkedinEmailWhatsapp