Ortadoğu’da Yeni Denklem Yüklenme tarihi 17 Ağustos 202617 Ağustos 2026 Yükleyen Ali Bestami Kepekçi Ortadoğu’da yeni bir ittifak konuşuluyor: Mekke Ortak Savunma Anlaşması. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bir araya gelmesi ilk bakışta İslam dünyasının kendi güvenlik mimarisini oluşturma arayışı olarak görülebilir. Ancak böylesine önemli bir jeopolitik gelişmeyi yalnızca görünen yüzüyle değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü daha birkaç ay önce aynı coğrafya için başka bir proje gündemdeydi: Abraham Anlaşmaları. Donald Trump; Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Ürdün’ün Abraham Anlaşmaları’na katılması gerektiğini açıkça dile getirmişti. Hedef, İsrail ile normalleşme sürecini genişleterek yeni bir bölgesel düzen oluşturmaktı. Bugün ise Abraham Anlaşmaları’na katılması istenen ülkelerden Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı Mekke merkezli yeni bir savunma mekanizmasının içerisinde görüyoruz. Bu tablo üzerinde dikkatle düşünmek gerekiyor. Alternatif mi, yeni bir yöntem mi? Mekke Paktı gerçekten Abraham Anlaşmaları’ndan farklı ve bağımsız bir bölgesel arayış olabilir. Fakat başka bir ihtimali de göz ardı edemeyiz: İsrail ile doğrudan normalleşmenin bu ülkelerin kamuoylarında oluşturabileceği tepki dikkate alınarak farklı bir model mi geliştiriliyor? Başka bir ifadeyle, Abraham Anlaşmaları’na ülkeleri doğrudan imzacı yapmak yerine, aynı bölgesel stratejinin belirli hedeflerine hizmet edebilecek bir alt güvenlik mekanizması mı oluşturuluyor? Bugün bunu kesin bir hüküm olarak söyleyemeyiz. Ancak sorgulamak zorundayız. Çünkü jeopolitikte bir yapının adına değil, sonuçta kimin çıkarlarına hizmet ettiğine bakılır. Üç ülkenin dikkat çekici ortaklığı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın başka bir ortak özelliği daha var: Üçü de ABD ile uzun yıllara dayanan güçlü askerî ve stratejik ilişkilere sahip. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan’ın savunma mimarisinde ABD’nin çok güçlü bir ağırlığı bulunuyor. Pakistan ise farklı dönemlerde Washington’ın bölgesel politikalarının önemli ortaklarından biri oldu. Dolayısıyla bu üç ülkenin aynı askerî mekanizmada buluşmasını doğrudan “ABD’den bağımsızlaşma” olarak değerlendirmek için henüz erken. Tam tersine şu ihtimal de masada tutulmalıdır: ABD, bölgede doğrudan üstlenmek istemediği askerî ve siyasi yüklerin bir bölümünü kendi müttefiklerinden oluşan bölgesel bir mekanizmaya mı devrediyor? Bu sorunun cevabını paktın adı değil, önümüzdeki dönemde izleyeceği siyaset verecektir. Kime karşı kuruluyor? Bir savunma ittifakının gerçek karakterini anlamanın en kolay yollarından biri tehdit tanımına bakmaktır. Mekke Paktı kimi tehdit olarak görecek? İsrail’in bölgedeki askerî politikalarına karşı nasıl bir tavır alacak? Filistin konusunda ortak bir güvenlik yaklaşımı geliştirecek mi? İran ile yeni bir gerilim yaşandığında nerede duracak? Özellikle son soru önemlidir. Eğer bu yapı zaman içerisinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı İran karşısında konumlandıran bir “Sünni güvenlik bloku”na dönüşürse, ortaya çıkan şey İslam birliği olmayacaktır. Bu, İslam dünyasının tarihî mezhep ayrılıklarının askerî bir fay hattına dönüştürülmesi anlamına gelir. Ve Müslümanı Müslümanla karşı karşıya getiren her denklemde olduğu gibi bundan kazançlı çıkanlar yine bölge dışındaki güçler olacaktır. Adının Mekke olması yetmez Bir anlaşmanın Mekke’de yapılması, taraflarının Müslüman ülkeler olması veya İslam dünyasının güvenliğinden söz etmesi, o yapıyı kendiliğinden bağımsız bir proje haline getirmez. Asıl bakmamız gereken başka şeylerdir: Kararları kim belirleyecek? Silah ve teknoloji bağımlılığı nereye olacak? İstihbarat hangi kaynaklardan sağlanacak? Tehdit tanımı hangi başkentlerde yapılacak? Ve ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla İslam ülkelerinin çıkarları karşı karşıya geldiğinde bu yapı hangi istikamette hareket edecek? Bunların cevabını görmeden ne alkışlamak ne de kesin hüküm vermek doğru olur. Mesele merkezin neresi olduğudur Asıl problem Abraham Anlaşmaları’nın karşısına Mekke Paktı’nı koymak değildir. Çünkü İslam dünyasının ihtiyacı bir dış merkezin oluşturduğu güvenlik mimarisinden çıkıp başka bir güç merkezinin çizdiği mimariye girmek değildir. Bizim önce merkezimizi değiştirmemiz gerekiyor. Prof. Dr. Haydar Baş’ın yıllar önce ifade ettiği, “Tevhidin merkezi Ehl-i Beyt’tir.” tespiti bu noktada çok önemlidir. Ehl-i Beyt; Sünni’nin de Şii’nin de ortak değeridir. Türkiye’yi İran’ın, İran’ı Suudi Arabistan’ın karşısına koymaz. Müslümanları mezhep ekseninde ayrıştırmak yerine ortak bir medeniyet zemininde buluşturur. İslam dünyasının ihtiyacı yeni mezhep blokları değil; kendi tarihinden, inancından ve medeniyetinden beslenen bağımsız bir birlik anlayışıdır. Bu nedenle Mekke’de atılan adıma ihtiyatla yaklaşmalıyız. Belki gerçekten bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini inşa edeceği bağımsız bir yolun başlangıcıdır. Belki de Abraham Anlaşmaları ile ulaşılmak istenen bölgesel düzenin, kamuoylarında daha kolay kabul görecek farklı bir versiyonudur. Bunu paktın adı değil, atacağı adımlar gösterecek. Tarih bize emperyalizmin her zaman ordularla gelmediğini defalarca gösterdi. Bazen ekonomik programla, bazen barış projesiyle, bazen de ittifaklarla gelir. Bu yüzden mesele adının Abraham ya da Mekke olması değildir. Mesele, pusulanın nereyi gösterdiğidir. Merkeze kendi değerlerimizi almalıyız, emperyalizmi değil. Çünkü gerçek bağımsızlık, başkasının kurduğu denklemde güçlü bir aktör olmak değil; kendi denklemini kurabilmektir. Benzer Yazılar Kırlangıcın hikayesi Yankı Gece ile Gündüzü Nasıl Ayırt Ederiz? Oruçla? HEMEN PAYLAŞFacebookPinterestTwitterLinkedinEmailWhatsapp