31 August 2026 Monday

Enflasyon Düşerken Gelir Dağılımı Ne Oluyor?

Türkiye’de enflasyon uzun bir aradan sonra düşüş eğiliminde. Bu elbette önemlidir. Çünkü yüksek enflasyon yalnızca fiyatların artması değildir; tasarrufları eritir, ekonomik öngörülebilirliği bozar ve özellikle sabit gelirli kesimleri ağır biçimde etkiler.

Fakat enflasyon düşerken sormamız gereken ikinci bir soru var:

Enflasyonun düşmesi, enflasyon döneminde oluşan gelir ve servet kayıplarını da ortadan kaldırıyor mu?

IMF’nin Şubat 2026’da yayımladığı Türkiye Madde IV raporu bu konuda oldukça çarpıcı bulgular içeriyor. IMF, Türkiye’de kalıcı yüksek enflasyonun yalnızca ekonomik büyüme ve finansal sistem üzerinde değil, gelir ve servet dağılımı üzerinde de belirgin sonuçlar doğurduğunu söylüyor.

Raporun rakamları, meseleyi yalnızca “enflasyon düşüyor” diyerek değerlendiremeyeceğimizi gösteriyor.

Herkes Aynı Enflasyonu Yaşamıyor

Resmî enflasyon oranı toplumun tamamı için tek bir rakamdır.

Fakat her hanenin tüketim sepeti aynı değildir.

IMF’nin hesaplamasına göre Türkiye’de en düşük gelirli yüzde 20’lik kesim, gelirinin ortalama yüzde 64’ünü gıda, konut ve kira gibi temel ihtiyaçlara harcıyor. En yüksek gelirli yüzde 20’de ise bu oran yalnızca yüzde 35.

Bu fark çok önemli.

Çünkü 2020 sonrasında gıda ve konut fiyatları genel fiyat seviyesinden daha hızlı arttı. Dolayısıyla düşük gelirli vatandaşın fiilen karşı karşıya kaldığı hayat pahalılığı, yüksek gelirli vatandaşın yaşadığından çok daha ağır oldu. IMF de yüksek enflasyonun yaşam maliyetini yoksullar açısından orantısız biçimde artırdığını açıkça belirtiyor.

Basit bir ifadeyle:

Enflasyon herkesi vurdu ama herkesi aynı yerden ve aynı şiddette vurmadı.

Bir hanenin gelirinin büyük bölümü gıda ve kiraya gidiyorsa fiyat artışlarından kaçabileceği alan son derece sınırlıdır.

Geliri yüksek olan hane ise harcamalarını değiştirebilir, tasarruf yapabilir ve daha önemlisi servetini enflasyona karşı koruyabilecek araçlara yönelebilir.

İşte gelir eşitsizliği ile servet eşitsizliğinin birbirini beslemeye başladığı nokta burasıdır.

Gelir Makası Nasıl Açıldı?

IMF raporundaki belki de en çarpıcı karşılaştırmalardan biri reel gelirlerde görülüyor.

2020’den itibaren gelir dağılımının yüzde 75’lik dilimindeki kişilerin reel gelirleri yüzde 5,4 artarken, yüzde 25’lik dilimde bulunanların reel gelir artışı yalnızca yüzde 0,9 olmuş. Üstelik bu dönem içerisinde asgari ücrette birçok kez artış yapılmasına rağmen fark kapanmamış.

Yani mesele yalnızca ücretlerin nominal olarak ne kadar arttığı değildir.

Mesele, vatandaşın aldığı ücretle gerçekte ne kadar mal ve hizmet satın alabildiğidir.

Maaşı yüzde 30 artırıp vatandaşın temel ihtiyaçlarının maliyeti yüzde 40 artıyorsa o vatandaşın geliri kâğıt üzerinde artmış, refahı ise azalmıştır.

Bu nedenle ücret politikasını yalnızca “kaç lira zam yapıldı?” üzerinden tartışmak yeterli değildir.

Asıl ölçümüz satın alma gücü olmalıdır.

Enflasyon Serveti de Yeniden Dağıtıyor

Meselenin daha az konuşulan tarafı servet dağılımıdır.

Yüksek enflasyon dönemlerinde yalnızca ücretler ve fiyatlar değişmez. Gayrimenkul, altın ve diğer varlıkların fiyatları da yükselir.

Bu varlıklara sahip olanlarla olmayanların ekonomik konumları birbirinden ayrışabilir.

IMF de Türkiye’de varlık fiyatlarındaki yükselişin yüksek gelirli hanelere orantısız fayda sağladığını ve yüksek enflasyonun gelir ile servet farklılıklarını artırdığını belirtiyor.

Kira meselesi bunun en somut örneklerinden biri.

Bir tarafta artan kirayı ödemeye çalışan vatandaş var.

Diğer tarafta kira geliri elde eden mülk sahibi.

IMF’nin TÜİK verileri üzerinden yaptığı hesaplamalar, kira gelirlerinin ağırlıklı biçimde yüksek gelirli hanelerde toplandığını gösteriyor.

Dolayısıyla aynı fiyat hareketi toplumun iki kesiminde tamamen farklı sonuç oluşturabiliyor.

Kiracı açısından yükselen kira giderdir; mülk sahibi açısından ise gelirdir.

Bu nedenle enflasyonu yalnızca fiyat artışı olarak görmek eksik kalıyor. Uzun süre devam eden yüksek enflasyon aynı zamanda toplum içerisinde gelir ve servetin yeniden dağılımına yol açabiliyor.

TÜİK Verileri de Dikkat Çekici

TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri meseleyi başka bir açıdan ortaya koyuyor.

Türkiye’de en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alıyor.

En düşük gelirli yüzde 20’nin aldığı pay ise yalnızca yüzde 6,4.

Başka bir ifadeyle en yüksek gelirli yüzde 20’nin aldığı gelir, en düşük yüzde 20’nin gelirinin yaklaşık 7,5 katı. Gini katsayısı ise 0,410 olarak hesaplanmış durumda. Bir önceki yıla göre göstergelerde sınırlı bir iyileşme var; bunu da teslim etmek gerekir. Ancak mevcut dağılım hâlâ ciddi bir gelir farkına işaret ediyor.

Burada önemli bir ayrım yapalım.

Enflasyonun düşmesi ile fiyatların düşmesi aynı şey değildir.

Enflasyon yüzde 60’tan yüzde 30’a indiğinde hayat yüzde 30 ucuzlamaz.

Fiyatlar yükselmeye devam eder; yalnızca yükselme hızı azalır.

Bu nedenle birkaç yıl boyunca satın alma gücü aşınmış bir ücretlinin kaybı, enflasyon oranının gerilemesiyle kendiliğinden telafi edilmiş olmaz.

Dezenflasyonun Faturası Kime Çıkıyor?

Şimdi daha zor soruyu sormalıyız.

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikaların maliyetini kim ödüyor?

Eğer sıkılaşmanın sonucu krediye ulaşamayan küçük işletme küçülüyor, çalışan işini kaybediyor, reel ücretler baskılanıyor; buna karşılık yüksek finansal servete sahip kesimler yüksek reel getirilerden daha fazla yararlanabiliyorsa dezenflasyon sürecinin bölüşüm etkilerini de tartışmak zorundayız.

Bu, enflasyonla mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez.

Tam tersine, mücadeleyi daha doğru tasarlamak anlamına gelir.

IMF’nin kendisi de yüksek enflasyonun düşük gelirli kesimlerin yaşam maliyetini orantısız biçimde artırdığını belirterek sosyal politikaların daha yeniden dağıtıcı hale getirilmesini ve kırılgan hanelere yönelik desteklerin güçlendirilmesini öneriyor.

Fakat bana göre mesele yalnızca sosyal yardım değildir.

İnsanları yoksullaştıran bir ekonomik düzen kurup ardından sosyal yardımlarla yoksulluğu yönetmek yerine, gelirin daha adil oluştuğu bir ekonomik yapı kurmalıyız.

Ücretlinin milli gelirden aldığı payı, üreticinin kazancını, vergi sisteminin adaletini, barınma maliyetlerini ve üretimden doğan gelirin toplum içerisinde nasıl dağıldığını birlikte tartışmalıyız.

Çünkü ekonomik başarının ölçüsü yalnızca enflasyon değildir.

Büyüme de tek başına yeterli değildir.

Rezervler de tek başına yeterli değildir.

Asıl mesele, ortaya çıkan ekonomik değerden vatandaşın ne kadar pay alabildiğidir.

Enflasyonu elbette düşürelim.

Ama bunu yaparken şu soruyu sormaktan vazgeçmeyelim:

Enflasyon düşerken vatandaşın refahı artıyor mu, yoksa yalnızca rakamlar mı düzeliyor?

Bir ekonomi ancak ürettiği refahı toplumun geniş kesimlerine ulaştırabiliyorsa gerçekten başarılıdır.

Çünkü nihayetinde ekonominin amacı rakamları değil, insanı zenginleştirmektir.

Kaynaklar

  • International Monetary Fund (IMF), Republic of Türkiye: 2025 Article IV Consultation – Staff Report, IMF Country Report No. 26/043, 13 Şubat 2026.

  • Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025, 26 Aralık 2025.

Benzer Yazılar
0 0 votes
Article Rating
guest

0 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi